Geçtiğimiz ay Diyarbakır’a “Canlı Kalkan” olarak gitmiştim, BDP düzenliyordu ve basın toplantısının yapılacağı bir yer belirlemişlerdi. Üç otobüs yola çıktık ve herkesin bildiği gibi konvoy hedef yere ulaşmadan durdurulmuştu. BDP’nin hukukçu milletvekilleri uzun süre görevli albayla görüştüler ama sonuç elde edilemedi. Valilik can güvenliğimizi tehlikeye atamayacağını söylemiş ve yasak koymuştu. Hatta milletvekillerinin dokunulmazlığı olduğundan mayınlı olduğu söylenen bölgeye onların gidebileceği bile söylenmişti.

Burada can güvenliğini korumak isteyen yetkili olarak baktığınızda eğer safsanız haklı diyebiliyorsunuz. Oysa devlet ve hükümet can güvenliğine yer olarak sınır koyuyorsa bu konuda başarısız demektir. Yasağı da valilik koyuyorsa bu yasak hükümet tarafından konmuş demektir.

Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak’ın davetini alınca aklıma bunlar geldi. Havalar ne kadar sıcak olsa da yaylaya yada vadiye gideceğimizden üstüme bişeyler almam gerekiyordu. Ama bişeyler bana aynı olayları yaşayacağımızı anımsattı ve sadece bir gömlek giyerek gittim.

Sabah 06.55 uçağından nefret ediyorum, sabahın 4’ünde uyanmak zorundasın, zaten 1’den 2’den önce uyumuyorsun, hele bir de sıcaksa bütün gün sersem sepelek dolaşıyorsun. Havaalanından iki kontrolden de geçtim, tam çantalarımı aldım ki iki sivil yolumu kestiler.

–         Biz asayiş şubedeniz, kimliğiniz lütfen!..

Kendi kendime engellemenin Istanbul’dan başladığını söylenmeye başladım.

–         Aaaa demek Giresun’lusunuz, hemşehriymişiz. Bu bıyıklarınız cıgaradan mı sararıyor?

Kendi akıllarınca havayı yumuşatmaya çalışıyorlar diye düşündüm, neyse 1-2 dakika ellerindeki aletle adımı soyadımı kontrol ettikten sonra bıraktılar. Diyarbakır’da diğer arkadaşlarla buluşunca sordum, sadece ben yaşamışım bu olayı. Baştan sona tesadüf olabilir, gözdağı vermek için de yapmış olabilirler. İkisi de hoş değil, havaalanında çevrilmek…

Diyarbakır’da uçaktan indiğimizde esas hedeflenen yer için valiliğin izin vermediğini öğrendik. Hatta Sevgili Selim Sadak 3-4 yer daha önermiş ama oralar da kabul görmemiş. Yine aynı terane, benim can güvenliğimi sağlayamıyor, can güvenliğimi sağlayamamaktan utanmıyor da beni düşünüyormuş havası yaratıyor.

Katıldığım iki eylemde de gördüğüm Kürt halkının barışa çok gereksinimi olduğu ve bunu gerçekten istediği. Onlarla konuşurken gözlerine beş dakika bakmanız yetiyor. AKP Kürt açılımını ilk söylediğinde ben Paris’teydim. Ben ne kadar bunun boş bir açılım olduğunu söylesem de onlar AKP’ye inanmışlardı yada inanmak istiyorlardı. Türkiye’ye döndüğümde konuştuğum arkadaşlarım burası için de aynı şeyin olduğunu söylediler. Bu da gayet doğal,  halk olarak hem ezilen taraftasın hem de en çok can kaybını sen veriyorsun.

Kürt açılımında AKP Genel Başkanı DTP’yle görüşeceğini açıklamıştı ve tepkiler gelince başbakan olarak değil de parti genel başkanı olarak görüşeceğini söylemişti. Oysa Kürt sorununu çözecek olan hükümettir, böyle büyük bir sorunda mutlaka mecliste olsun yada olmasın bütün partilerin ve sivil toplum örgütlerinin görüşü alınmalı ama sonuçta karar organı hükümettir. Dikkat ederseniz o günden beri Erdoğan için her yazımda AKP Genel Başkanı diye yazıyorum. Bu kadar önemli bir konuda başbakan olarak görüşemeyen bir kişi bana göre başbakanlık niteliklerini kaybetmiştir.

Anayasa değişikliğine koymak istediği parti kapatma maddesinden dolayı da bundan sonra AKP’nin açılımını değiştirdim. AÇILIMMAYALIM VE KAPATALIMMAYALIP PARTİSİ

Kürt sorununu çözmenin yolu barıştan yani savaşı durdurmaktan geçer. O yüzden bundan sonraki eylemleri Barış adına yapmaktansa Savaş sözcüğünü telaffuz ederek yapmak gerektiğine inanıyorum. Son eyleme katılan bütün aydın arkadaşlar olumlu bişey yaptık, okunacak bildiriyi hep beraber yazmadık. Aramızda seçim bile yapmadan 3-4 arkadaş kaleme aldı. Açılıma farklı açılardan bakmamızın önemi olmadığını, hedefin aynı olduğunu bildiğimizden böyle yaptık. Son halini alınca hep beraber okuduk ve 2-3 ek yaptık. Yukarıda da yazdığım gibi bu konuda hükümet önemli olduğundan ben metne Hükümet ve meclis lafının eklenmesini istedim. Çünkü taraflar dendiğinde karşılıklı olarak PKK ve Ordu anlaşılıyor. Oysa orduya da “Dur” diyecek olan hükümet ve meclis… Bundan dolayı bütün Barış çağrılarının yada Savaş’a yeter çağrılarının hükümete ve meclise yapılması gerekiyor. Hükümet ve meclis bu çağrıları ne kadar ciddiye alır bilemiyorum ama bildiğim tek şey 30 yıllık savaşın uçurum noktasına geldiğimizdir. En ufak bir kıvılcım yada provokasyon bize dönülemez bir on yıl demektir. Bu kıvılcım yada provokasyona da çok kalmış değil, umarım birileri anlar da bu işin hükümetin yanında yer alarak değil de hükümetin uyarılarak, zorlanarak yapılacağını anlar.

Demokratlar ve aydınlar devleti temsil eden hükümetle demokrasi geliştirmezler, hükümeti devamlı uyararak başarabilirler bunu. Bu hükümetin AKP yada CHP olması önemli değildir, sosyalist iktidar da gelse demokratlar ve aydınlar hükümeti hep eleştirir ve uyarır… Bizim aydınımsılarımız da bunu anlar umarım…