Her çocuk biriciktir ve hepsinin güven dolu sosyal gruplara girme hakkı vardır. Çünkü farklı sosyal gruplar içinde olmadan yeşermek mümkün olmadığı gibi, farklılıkları içinde barındıran bireyler olmadan da gerçek sosyal gruplar oluşmaz.

Okul, öğrenme ortamı; çocukların yeşerip, gelişerek hayata atılacağı sosyalleşeceği toplulukların en önemlisidir. Bu yüzden devletin, eşit eğitim olanaklarına sahip  bütün farklılıkları içine alan bir vizyon siyaseti olmalıdır. Her bir öğrencinin farklılığına, ihtiyacına ve öğrenme biçimine göre köprü kuracak öğrenme ortamlarını oluşturmalıdır.

Anlamak ve kavramak

İnsanlar, birbirlerinden çok farklı biçimlerde öğrenirler. İnsanların yanyanalıkları çok anlam ifade etmez. Önemli olan birbirlerini anlayabilecek ortak bir anlayış gerçekleştirebilmeleridir. İnsanın diğerleriyle ilişkisi sosyal doğasındandır. Her ilişki fikir birlikleri kadar kısmi ya da tam fikir ayrılıklarını da içerir. Her bir toplumsal grubu (aile, sınıf, toplum vd.) içinde bulunduğu -kökleri ortak ya da ayrı kaynak ve kaynaklardan doğan, etkilenen, karışan ya da yanyana duran- kültür ya da kültürler besler. Kültürü insanlar yaratır ve durağan değil, tam tersine süreklidir. Bunun hızı da toplumdan topluma değişir.

Çocuklar yetiştikleri evlerde ailelerinin küçücük birer kopyaları olarak okula gelirler. Biricik olan bu çocukların hiçbiri birbirine benzemez. Ailelerinin fakir ya da zengin yaşam deneyimleri çocuğun okul yaşamındaki başarısını çok etkiler.

İki ya da çok dilli çocuklar okula başladıklarında tekil değil çoğul anlayış ve kültürel birikimler –sermaye- ile gelirler. Bu çocukların sahip oldukları bu bavul zenginliklerinin okul sıralarında yola koyuldukları hayat çıraklığında malzeme olarak kullanılması gerekir ki bu da sadece bir iletişim aracı değil aynı zamanda zihinsel gelişimin, duyguların, kültürün ve kimlik inşaasının, dolayısıyla kendine güvenin sağlamlaştırılmasında önemli bir araç olan DİL, ANADİL ile mümkün olur. Ana dili, farklı etnik kökenli çocukların ikinci bir dili ve kültürü anlamada en önemli kültürel sermayedir.

Kimlik ve başarı

Anadil eğitimi çocuğun kimliğini güçlendirip başarılı olmasını sağlar. Unesco kayıtlarına göre dünyanın üçte ikisi ikinci bir dil konuşmaktadır. Çocuk Hakları Bildirgesi’nde de her çocuğun kendi ana dilinde eğitim alma hakkı belirtilmiştir. İki veya çok dillilik emeğin ve sermayenin globalleştiği günümüz dünyasında daha da önem kazanmıştır.

Dil uzmanları dilin kullanımını dinleme, anlama, anlatma, okuma ve yazma olarak tanımlamaktadırlar. Yaşadığı toplumdan farklı bir dile sahip olan iki dilli çocuklara kültürel sermayeleri göz önüne alınarak ikinci dili öğrenmede özel pedagoji uygulanmalıdır. Araştırmalara göre ana dili güçlü olan çocuklar ikinci dili öğrenmede daha başarılı olmaktadır. Kendi dilinde sahip olduğu deneyimleri birinci dile başarılı biçimde aktarabilmektedir. Yaşama yaşıtlarının bir adım ilerisinde başlaması gerekirken bir adım gerisinde başlayan bu çocuklar anlamadıkları ama okuyup yazabildikleri bu dilde başarısızdırlar. Ana dili kürtçe olan bir çocuk öğretmenine kürtçe birşeyler söyleyip öğretmeninin anlamadığını görünce; ’işte biz de aynı bu durumdayız, bir şey anlamıyoruz!’ demesi tüm bu söylenenlerin acı bir ifadesidir. İşaret dilinin kabul görmeyip kendi dillerinde eğitim almayan işitme engelli çocuklar da bu durumdadır.

Ülkemizde sadece resmi dil türkçe, bir statüye sahiptir. Diğer diller resmi olarak kabul görmediği gibi resmi makamlar önünde bir kıymetleri de yoktur. Çocuklar kısa zamanda kendi dillerinin ve dilin içerdiği kültürlerinin de saygı görmediğinin farkına varır. Güçlü bir kimlik yerine çocuk; eziklik, aşağılık kompleksleri duymaya başlar. Oysa iki dillilik çocuk için bir handikap değil, zenginlik olarak görülmelidir. Ana dili yüreğin dilidir ve yürekten geçenlerin tanınması, suni olmayan, güven dolu topluluklar oluşmasının temelidir. Onu tanımak da yetmez. Farklılıklara rağmen dillendirmek, ona hoş geldin demek gerekir!

Sosyal anlamı

Araştırmalar, öğrenme ve davranış bozuklukları arasında diyalektik bir bağ olduğunu gösteriyor. Çocuğu ve sahip olduğu değerleri tanımamak, onun toplum hayatına katılımını sınırlıyor. Anlamadığı bir dilde eğitim gören çocuk zamanla öğrenme isteğini de kaybediyor. Ya sınıfın sessiz çocukları ya da dersi rahatsız eden ilgisiz, haşarı çocuklar oluyorlar. Çocuğun kültür kapitalini tanımamak; çocuğun kendine güvenini zedelediği gibi, topluma güveni de sarsılıyor. Çocuk kendini ve değerlerini küçümsemeye başlıyor. Kendini ve kendi gibi olanları aşağılamaya başlıyor. Ya da egemen kültüre karşı, karşıt kültür yaratıp ’ötekiler’in içinde oluyor. Öfke, nefret ve güvensizlik duyuyor.

Kendi ana dilinde eğitim verilmediğinde veya bu hak elinden alındığında baskı başlıyor. Baskı; barış içinde, eşit şartlarda, zengin kültürlerle bir arada yaşamak gibi ortak özlemler yerine, farklılıkları düşmanlık olarak gösteren, hoşgörüyü ve diyaloğu zedeleyen biçime dönüşüyor. Egemen kültürün azınlıkların kültürlerini tanımamasını, kendi kültürünü dayatmasını Fransız sosyolog Bourdieu’ de ” sembolik şiddet” olarak tanımlıyor.

İki dilli çocuklara tek dilli çocuklar gibi kendilerine uygun eğitim verilmediğinde bu çocuklar kaybetmeye mahkumlar. Bu çocukların daha iyi öğrenmeleri, motive olmaları ve aldıkları eğitimde bir anlam bulmaları için devlet ana dil eğitimini bir eğitim siyaseti olarak hayata geçirmelidir. Devlet, Türkiye sınırları dışında yaşayan yurttaşların ana dillerinde eğitim hakkını savunup çaba harcarken, kendi sınırları içinde yaşayan çocukların eğitimi ve gerçek toplulukların oluşması için de aynı samimiyeti göstermelidir.