10-15 yıl önce bir arkadaşıma “Kimileyin gazeteci olduğumdan utanıyorum!..” demiştim. İşin komiği bunu söylememe neden olan olaylar daha çok siyasi haber yada yazılar değildi, TV’lerde gözüme çarpan magazin haberleriydi. Ama son dönem gazeteciliğine baktığımda magazin gazeteciliği nerdeyse ülkenin en düzgün gazeteciliği konumuna gelmiş gibi. Hep ısrarla söylüyorum, bunun nedeni benim gazeteciliğe başladığım dönemde bütün gazete patronlarının aynı zamanda gazeteci olmalarıydı. Birbirimiz haber dalında atlatmak dışında aramızda fazla sorun yoktu, atlattığımızda da akşam ya kızdırır yada kızdırılırdık.

Sanırım yeni kuşak gazetecileri ve yazarları bunun sıkıntısını çekiyor. Bu işi okulunda da okusanız iyi yapmak için yetmeyen bişeyler vardır. Çalışmaya başladığım dönem benden büyükleri bir anımsıyorum da çok şanslıymışım: Melih Aşık, Necati Doğru, Tanju Akerson, Orhan Bursalı, Alp Orçun, Umur Talu, Zeynep Atikkan, Aydın Öztürk, Can Aksın, saymakla bitmez. Bir de yazı işlerinin mutfak kısmını saysam ne dediğimi daha iyi anlarsınız. Hepsiyle aynı şeyleri savunmazdım ama hepsi gazeteciydi. Bu kuşağın Rahmi Turan’ı köşe yazılarından değil de sayfa düzenlemesiyle tanımasını isterdim ve Mazlum Göknel’i. Magazincilerin Akgün Tekin’le 1 hafta çalışmasını isterdim.

Bu yüzden şimdiki yeni kuşağın çoğunu anlamakta zorluk çekiyorum, hele muhabir mantığı olmadan yazarlık yapanlar iyice kafamı karıştırıyor. Muhabir mantığı olmadan yapılınca da Taraf Gazetesi yazarımsısı Emre Uslu gibi tufaya geliyorsunuz.

Taraf Gazetesi yazarımsısı Melih Altınok’u izledim önceki akşam TV’de. Ergenekon davasını onun gibi çok ciddiye alabilirsiniz, hiç ciddiye almayabilirsiniz yada benim gibi ciddiye alır ama içindeki safsataların çıkartılmasını ön koşul olarak görürsünüz. Bunun nedeni yukarıda adlarını yazdığım kişilerden aldığım habercilik etiğidir. Bir haber doğru ama içinde haber olsun diye abartılar varsa onları çıkarmak yada haberi yok saymak zorundasınız.

Altınok Oda TV baskınıyla ilgili olarak “Ama Soner Yalçın, Yalçın Küçük’ü tanıyordu…” dedi. Ben bunu çok yaşadım, 10 yaşımdayken babam Moskova dönüşü gözaltına alınınca ilkokulda sınıftan 3 gün atıldım. Çünkü Aziz Nesin’i tanıyordum, babamdı, yapacağım bişey yoktu. Bu onuru hep yaşayacağım, o yüzden de doğduğumdan beri dinleniyorum. Ev dinlendiği için gençliğimdeki bütün telefon konuşmalarım da dinleniyordu. Şimdi de dinleniyorum. Hatta geçen gün beni dinleyen kimse bana biyerde yaptığım konuşmayı dinletti. Abartmıyorum, telefon konuşmamı değil, bir konuşmamı banta almışlar ve onu bana telefon açarak dinletti. Hem de nasıl biliyor musunuz, cep telefonumda arayan annem gözüküyordu. Açtım telefonu ve kendi sesimi dinledim. Annemi aradım, beni aramamış. Beni dinleyen arkadaş, lütfen beni dinlerken annemin numarasını kullanma olur mu?

Altınok bu tanımak yada yakını olmak olayını isterse Ahmet Altan’a sorabilir. 12 Mart dönemini anlatsın ona Ahmet Altan. Ne Ahmet ve Mehmet Altan, ne ben ve Ali Nesin, ne Emre ve Hayrettin Belli başladığımız okullarda okullarımızı bitiremedik. İşin komiği benim dışımdaki 5 kişi değişik yıllarda aynı okuldaydılar. Tanımanın suç olmadığını anlatır sana Ahmet Altan.

Dünkü yazısını okudum Altınok’un, yazının sonunda “Örneğin, hükümetin, demokratlardan, liberallerden ve solculardan müştekil bazı ‘platformlardan’ milletvekili adayları konusunda ‘tavsiye’ aldığı şeklindeki kulislerde konuşulan haberi duymak bile pek çok kişinin kafasındaki endişeleri ne kadar azaltırdı değil mi?” diyor.

Aman Altınok, sıra sana neyim gelmez, bu hatalarla daha tonlarca ekmek yemen lazım. Ekmeği bol ye ki zekan gelişsin, kafan daha iyi çalışsın… Pardon ters mi söyledim, olsun, bu gazetecilikte “Ufak hata” sayılır. Yazarlığa bak sen, AKP’ye de değil, hükümete nasıl milletvekili adayı seçmesi gerektiğini söylüyor. Daha çok okuman gerekir Altınok, çokkkkkkkkkkk, hem sana daha adaylık için sıra gelmez, senden kaşarları var ki onların yanında esamen bilem okunmaz.

Pardon sen kimleri tanıyordun!..