Dün 12 Mart 1971 darbesiyle ilgili bişeyler yazmak istedim, anılarımı yokladım, kafamda her şeyi hazırladım, ancak çeşitli nedenlerden dolayı olmadı, zaten Bursa TÜYAP Kitap Fuarı’nın da son iki gününden biriydi ve en kalabalık günüydü. Akşam odama geldiğimde geç de olsa yazmak istedim ancak gördüğünüz daha doğrusu yazımı görmediğiniz gibi yazmadım. O zaman anladım ki kötü anıları yazmak gelmiyor içimden. Darbelerin komik anları ve anıları var ama bunlarla beraber kötüleri yerleşiyor beyninize ve kolay kendinize gelemiyorsunuz.

Bugün Türkiye’de hangi gazeteyi açsanız, hangi köşe yazarını okusanız yada hangi TV programını seyretseniz darbe konuşmalarını dinlersiniz. Darbe geçmişine baktığımızda ben bu yazarlar arasında genç sayılırım. Benim yaş grubum en ağırını 12 Eylül darbesiyle yaşadı. Ben 27 Mayıs’ı da, 12 Mart’ı da ağır yaşadım ama benimki özel. Darbeyle babamın alındığında 3-4 yaşlarındaydım.

Dün gece 12 Mart’ı yazmak ister ama yazamazken yatağıma uzandım ve bugün darbe sever yada darbe karşıtı yazarları gözümden geçirdim. Çok iğrenç bişey canlandı kafamda, aydın dediğimiz bütün yazarlar bir tür darbe sever olmuşlar asında. Herkesin kendine göre bir darbesi var ve bugün geldiğimiz nokta ve tartışmalar da bunun üzerinden yapılıyor.

Elimde çok geniş bir arşiv olmadığından benim yapabileceğim bişey değil ama büyük gazetelerden biri hangi dönem kim hangi darbeyi desteklemiş, büyük bir analiz yapabilir. Ben geçen yıl Nazlı Ilıcak’ın darbe sever yazılarını çıkarmıştım, Fethullah Gülen’in de vardı ama şu an düşündüğümde kendisine göre darbe sevmeyen aydın neredeyse yok gibi…

Esasında darbeciler bunun için hepsinde aynı taktiği uygulamışlar, yaptıkları darbenin adına “İHTİLAL” demişler. Bu İHTİLAL” uyanıklığını sadece halk yememiş, aydınlar da yemiş. Darbenin yapıldığı günün bayram ilan edildiği tek ülke bizizdir sanırım.

Bugünlerde yaklaşık iki haftadır başka bir tartışma başladı, kimileri “Bugün yaşadıklarımız 12 Eylül’den beter…” diyerek yaşadığımız faşizmi anlatıyor, kimileri de buna karşı çıkarak “Olur mu canım, ölçü bile olamaz…” diyor. Ben mi ne yapıyorum, sanırım yaşamımdaki en absürd yada gereksiz tartışmasını aval aval izliyorum.

Dün bu endişemi Cumhuriyet Gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya’ya söyledim ve bugün bunu yazacağımı belirttim. Bana “Haklısın, böyle tartışma olur mu, 12 Eylül’de asker vardı…” dedi. Esasında Hikmet Ağabeyin bu söylediği de benzer bir yaklaşım ama konuşmamızın devamında aynı düşündüğümüzü anladım.

Bu tartışma bana ehveni şer, yani kötünün iyisi darbe mantığını getiriyor ve esasında darbe severliğimizi bugün de görüyorum. Çünkü hangi açıdan bakarsanız bakın darbelerden birini hafife alma gibi bişey ortaya çıkıyor. Bugün ciddi bir sivil darbe yaşıyoruz, bunun lami – cimi yok. Ama bugün yaşadıklarımız için “Olur mu canım, ölçü bile olamaz…” dediğinizde sanki bişeyin tam darbe olabilmesi için idamların olması, emniyetin üst katlarından insanların atılması yada binlerce insanın gözaltına alınması ve sorgusuz sualsiz tutuklanması gerekiyor. Bunlar olmuyorsa “Şimdilik idare ediyoruz, daha demokrasi var…” gibi komik bişey çıkıyor ortaya. Daha az kişinin tutuklanması darbe yada faşizm için ölçü olmuyor.

Buradan kastım Ergenekon davasından bütün tutuklananlar değil, alakası olmayanların tutuklanması ve davanın komikleştirilerek içinden çıkılamaz hale getirilmesi. Ergenekon olayı ilk ciddi noktaya geldiğinde “Kronik Muhalif” “Haber Cumhuriyet” ve adını unuttuğum bir internet gazeteleri benimle söyleşi yaptılar. O zaman söylediklerimi 2-3 tümceyle özetlersem bu davanın bir derin devlet davası olmadığı, belki derin devletin binde biri olabileceği, Sosyalist bir iktidar gelmeden derin devletin yargılanamayacağı ve bence en önemlisi bugün yapılanın ABD izni çerçevesinde yapılacağı, ABD yada Pentagon izin vermeden de genişlemesinin olanaksız olduğu.

Dediklerimde haklı çıktım, en önemli haklılığım darbe karşıtı gözüken iktidarın yada yandaşlarının esas darbeleri yargılamaması. Twitter’da Nazlı Ilıcak’a bunu yazmıştım yaklaşık on gün önce. Bana kendisinin köşe yazısında 28 Şubatçıları ihbar ettiğini ama savcıların bişey yapmadığını söyledi.

Söylediği bir yere kadar haklı, gazetecinin yazısı savcılık tarafından ihbar kabul edilir, esasında edilir demek yanlış, edilebilinir demek gerek. Çünkü o ihbarı değerlendirmek zorunda değil. Oysa Nazlı Ilıcak 28 Şubat mağduru, kendisi yasaklı konumuna düşmüş 5 kişiden biri. Direkt olarak savcılığa şikayet dilekçesi verebilir ve bu dilekçe işleme konmak zorunda.

Neden yapmıyor bunu Ilıcak yada onun gibi olanlar, çünkü 28 Şubat darbesi AKP’nin iktidara gelişinin önünü açmış bir darbedir. Daha sonra verilen e-kolay muhtıra da aynı şey, o muhtıra AKP’ye yüzde 12 gibi bir puan kazandırdı. Bilerek mi yapıldı, ben en azından ikincisinin bilerek yapıldığına inanıyorum. Bunun benzerini 12 Eylül faşizminin ilk seçimlerinde yaşadık, Kenan Evren seçimden saatler önce halka oylarını asker Turgut Sunalp’e vermesini söyledi ve sonuçta bu ters tepti ve Turgut Özal iktidara tek başına geldi.

O zaman da bugün gibi bişey oldu, asker hükümete gelmedi ama Evren Çankaya’ya çıktı, darbenin başbakan yardımcısı tek başına iktidara geldi ve bugünkü darbe karşıtı aydınımsıları yine mukayese mantığıyla demokrasi geldi dediler.

O yüzden bugün yapılan “Hangi faşizm daha kötü…” tartışmaları bana çok ilkel geliyor… Aile imamı olayının icat edildiği bir ülkede bu tartışmalar sadece tartışılmak için yapılıyor.