Efendim, biz ‘’zenginlikle’’, onlar ‘’fakirlikle’’ imtihan oluyor. Allah bunu böyle taksim etmiş, Allah’ın hikmetinden sual olunur mu hiç ?

Bu ifadeyi duyan yüzbinlerce insan olduğuna eminim.

Biri bana bunu söylediğinde, şu cevabı veriyorum;

Fakirlikle imtihan olana malını ver, biraz da o zenginlikle imtihan olsun!

Ve Kuran diyor ki;

Benliklerinizin içindekini Rabbiniz daha iyi bilir. Eğer siz barışsever/iyi kişiler olursanız O, tövbeye sarılanları affeder.

Akrabaya hakkını ver. Çaresize, yolda kalana da. Fakat saçıp savurma.

Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olurlar. Ve şeytan, kendi Rabbine nankörlük etmiştir.

(İsra Suresi 26-28. ayetler)

Ve devam ediyor;

Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Ve onların kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı bazısını tutup çalıştırsın. Rabbinin rahmeti, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır. (ZUHRUF suresi 32. ayet)

İşte bu, insafsız bir bölüştürme. (NECM suresi 22. ayet)

Peki ya bölüştürme nasıl olacak ?

(NAHL suresi 71. ayet) Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilereaktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?

İlgili ayetler ile özetlediğim paylaşımda, hiyerarşik ya da hegemonik bir ilişki biçimine yönlendirme söz konusu değildir. Tam aksine, üretime dayalı bir bilinç yaratma, görev taksimatı, üretimi merkeze alan bir ast-üst ilişkisinden söz edilmelidir.

Yani, usta-çırak ilişkisi…

(ENBİYÂ suresi 9. ayet) Sonra onlara verilen söze sadık kaldık da onları ve dilediklerimizi kurtardık. Ve israfa saplanıp haddi aşanları helâk ettik.

Kenz takımı, iflah olmaz bir hastalığa düçar olmuş durumda.

Efendim, Christian Dior marka ‘’türban’’ takan bayanların ‘’takva’’ tandanslı cümleler kurarak, insanlığı hakka davet etmesi, BMW X5 marka jipten inerken, usulca çıkarttığı 300 dolarlık gözlüğün arkasına gizlenmiş gözleri ile ‘’imana davet çağrıları yapan’’ bakışlar atarak aldatan kenz çetesi, Kuran’ın gerçeklerinden bihaber, yoksun ve mahrum görünüyor.

Kitabı tersinden okuyup, din elbisesini tersten giyenler; büyük bir zulme ortak olduğunun bilincinde midir ?

Müslüman olmak demek, başörtüsü takıp, günde 5 kez secdeye kapanmak gibi bir şekilselliğe indirgenmiş ise, ortada ciddi bir problem var demektir.

Hele ki, özeleştirinin ‘’ö’’sünü bile haram sayan bu güruh, şirk bataklığına saplanırken; mazlumların feryadının müsebbibi olduğundan haberdar mıdır ?

Kapitalizmin pompaladığı yeni tüketim algısına entegre olarak;

’Kahrolsun Laikler, yok bilmem kimler’’ diye yırtınan bu zihni tecavüze uğramışlar güruhu; hangi yüz ve izzet ile Allah karşısına çıkacağını düşünmektedir ?

Ki, başörtüsünü ‘’salt anlamda inanç ve hassasiyet noktasında’’ takan insanların, bizzat bu şekli bozuk yeni tipe hesap sorması gerekmez mi ?

*********

Yeni sınıfın ‘’badem bıyıklıları’’ diyor ki; Efendim ‘’Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı, ASYA FİNANS’a para yatırdığımızda bu parayla ticaret yapılıyor, ve biz de kar payı alıyoruz.’’

Yazıklar olsun diyorum! İnsanın biraz yüzü kızarır, utanır!

Siz faizi ne sandınız ? Diğer bankaların sahipleri; karısının bileziğini satarak mı veriyor o faizleri ?

Kuran’da riba olarak anılan olgu, ‘’emeksiz kazanç’’ manasına gelir. Yani, emek; biriktirilemeyeceği gibi, sermaye; ebedi bir kazanç aracı değildir. Kişi için ancak alınterinin karşılığı vardır;

İnsan için alınterinin dışında bir karşılık yoktur. (Necm Suresi 39. ayet)

Bir kimsenin 100bin TL’yi bankaya yatırıp 1000 TL faiz alması ile, 100bin TL’yi eve yatırıp, 1000 TL kira alması ‘’mantık olarak aynıdır.’’

Evin makul kısmı ‘’havaic’i asliye’’, yani temel ihtiyaç olmasıdır. İhtiyaçtan artan herhangi bir birikim, ‘’kenz’’dir.

Kenz edenler için Kuran ısrarla şunu söyler;

O gün kenz ettikleri altın ve gümüşler eritilip onunla, yanları, böğürleri, alınları dağlanacak, ve onlara; tadın işte egonuz/kendiniz için kenz ettikleriniz/biriktirdikleriniz denilecek (Tevbe Suresi 35. ayet)

Bilmemne finans adı altında, sözde İslami olan bu ‘’şirk’’ kurumları; emeksiz kazancın, şirkin, kenzin yuvalarıdır. Küresel kapitalizme abdest aldırıp, insanımıza yutturma gayretidir. Ki teveccüh gösteren halkımızın kanında gezen ‘’kenz zehri’’, bu müdahalenin başarısına belirgin bir örnek teşkil eder…

************

Çok yakinen tanıdığım bir adamdan bahsedeceğim. Kendisi, turizmcidir. Her ramazan oruç tutar, olağanüstü muhteşem bir kelime dağarcığı vardır; özellikle ‘’yapmadığı şeyleri anlatır durur.’’

Yanında çalıştırdığı insanlar sefalet içinde yaşarken, kendisi arsa alır. Arsayı banka kredisi ile alır ve faturasını çalışanlara keser. Kredi ödemeleri bitene kadar kimse doğru düzgün maaş alamaz. İnsanlara kan kusturur…

Ama yanında iki kelime dinden bahsettirmez. Takvada üstüne yoktur, ilimde en ileri ‘’O’’dur.

Düşkünlere, miskinlere, ezilenlere, fakirlere yardım ettiğinde, onların kendisine biat etmesini, yaptığı işin sürekli bir minnetle anılması gerektiğini söyler durur. El uzattığı insanların kafasını ütüler, egosunu bir fetiş haline getirir…

Peki Allah ne diyor ?

Sana neyi infak edeceklerini sorarlar, deki; ihtiyaçtan artanın tamamını (Bakara Suresi 219. ayet)

Efendim, kenz malı; infak edilmemiş maldır. Yukarıda mealen verdiğim İsra 26. ayette ve Nahl 71. ayette belirtildiği gibi,‘’her kenz malında, fakirlerin hakkı vardır.’’

Yani kenz malları, gasptır.

Bir kenzo, birine ‘’malından verdiğinde’’ bunu övünerek değil, sıkılıp utanarak, yüzü kızararak yapmak zorundadır. Sana malımdan verdim, bana biat et, biçiminde bir davranış; ‘’infak değil, mastürbasyondur.’’

Bir hırsız, çaldığı malı iade ederken nasıl utanıyorsa, bir kenzo da malını verirken ‘’özür dilemeli, hatta helallik almalıdır.’’

Bir kenzonun bu bağlamda dile getirmesi gereken temel yaklaşım biçimi şöyle olmalıdır;

Sevgili kardeşim, ben parayı kenz ettiğimden, sen fakirleştin. Seni bu hale ben getirdim. Senin hakkını kasamda/cebimde tuttum. Sen çocuğunu doktora götüremedin. Hatta çoğu zaman yiyecek ekmek bulamadın. Ben ise, senin hakkınla sefahat sürdüm. İşte sana hakkını iade ediyorum, lütfen hakkını bana helal et…

Allah elçisinin davranış pratiğinde ‘’dikey hiyerarşi yoktur.’’ Hatta daha ileri gidersek, dikey hiyerarşinin var olduğu hiçbir kurumun, halk ile yatay ilişki kurmasının mümkün olamayacağını söylemeliyim. Yani, dikey hiyerarşi üreten hiçbir fiil, eylem ve fikir; İslam’dan onay almaz. Aksine, İslam’ın savaş açtığı fikriyat, bizzat bu yapısal ve kurumsal duruştur.

Dolayısı ile, veren ve verilen gibi bir başkalaşmanın oluşmasına neden olabilecek bir fiil, sınıf üreteceğinden, veren ve verilen konumunda bir bölüşüm değil, hırsız ve mağdur biçiminde bir yapısal katmanlaşma üretmek gerekir. Bu katmanlar arasındaki ilişki, ancak ve ancak hakkın iadesi olabilir.

*************

Pragmatik tutum ve davranışlar, İslamsılığın en güçlü alamet’i farikasıdır. Efendim, bu adam ‘’reformist, oryantalist, bilmemneist, mal düşmanı..vs.’’ biçiminde yapıştırılan yaftaların tamamı, bir panik ve endişenin belirginleşmesine işaret eder.

Kenz sınıfı, sekülerizme muhalefet ederken, yarattığı yeni sınıfın şekli pratiğinde ‘’ne kadar seküler olduğunu’’ göstermiştir. Lakin, aydınlanmacılığa atıf yaparken; ürettiği yeni tip kavram ve yargılar ile, bireyciliği ihya eder tutumunda ‘’ aydınlanmacılığını’’ ilan etmiştir.

Bizim kavramlarımızın tamamı, toplumcudur. Emperyallerin üretmek istediği ‘’birey tipi ise’’ bu toplumcu damar karşısında konuşlanan, yalnız ve kapitalizme entegre bir tiptir.

 

Kapitalizmin rasyonelleştiği beldelerde (ki Finlandiya örneği idealdir) intihar vak’a larının yaygınlaşmasındaki temel neden budur. Yalnızlık tandanslı bir bireyciliğin, ‘’özgürlükler adı altında pazarlanması’’, salt anlamda kapitalizmi palazlayan bir zihniyet üretecektir.

Hele ki, bugünün kavram fetişistleri; hem Amerikancı olup, hem darbe karşıtı olabiliyor iken, çelişkinin kendisinden bihaber yığınların alkışları ile kutsanabilmektedir.

Bu vahim çelişki, insani aklın hicret ettiğini, zihinlerde inşa edilen ‘’putların’’ hegemonik gücünü, servet ve iktidarın ‘’şehvi kudretini’’ gözleri önüne sermektedir.

Dünya tarihini, insanlık dialektiğini okuyamayan zihinler, önlerine koyulan yapay hedeflere saplanırken; mutlak çelişkinin mimarlarını göz ardı etmekte, bu şekilde ilgili şer odaklarının proje ve faaliyetleri hız kesmeksizin güçlenmektedir.

Bu elim durum, din maskeli gavurluğun, bu gün geldiği noktada ‘’arkasına aldığı milyonları’’ da göz önüne alırsak; ciddi bir noktaya ulaşmıştır.

Bir yanda, din sömürüsü- ki dinin makus talihi diyebiliriz – öte yanda programlı biçimde yürütülen ‘’aydınlanmacılık’’, ki bu; tüm gerçekleri ile birlikte dinin özünü de inkar fikridir, bu topraklarda ‘’sanal ve yapay bir çelişki peydahlamıştır.’’

Bu çelişki, öz olmayan iki ‘’sözün’’ çelişki ve kavgasıdır.

Çünkü her iki söz de, insanımıza ait değildir. İkisi de sermayenin, paranın, emperyallerin ekmeğine yağ süren, taşeron fikirlerdir.

Her şey zıttı ile mukayese edilmek sureti ile açığa çıkar. Dincilik; bizzat ‘’laikliği tersinden okuyarak, dinin tamamını reddetme hastalığının’’ çocuğudur. Bu kopmaz ikili, birbirinden beslenen sosyo-politik ideolojiler üretmiştir. Dincileri temizlerseniz ‘’aydınlanmacılar’’, ‘’aydınlanmacıları’’ temizlerseniz, dinciler ‘’çıplak kalır.’’

Kral her daim çıplaktır. Kör olmayan herkes bunu görecektir.

Ama bunu söyleyebilmek için biraz da çocuk olmak gerekir..

Ama bu toprağın çocuğu!

Esenlikle