Baltasını bileme cesareti gösterebilecek kaç kişi var ?

Hem de öyle ‘’hamasetin şerbetli labirentlerinde dolaşarak’’ afyonlamaksızın…

Yürekli, cesur, adam gibi..

Korkusuzluğun ‘’saçmalığa’’ dönüştüğü zamanlardayız. Düşünün, 3 yaşındaki çocuğun eline tüfeği verdiğinizi. Namludan habersiz, oyun ve eğlence uğruna kan dökmekten çekinmeyecek bir potansiyelden bahsediyorum…

İşte tam olarak burada bütün putlarımızı vitrine çıkartıp; kendimden başlayarak ‘’aynaya bakma’’ cesareti gösterebilecek zihinlere anlam katmaya çalışacağım.

Lakin, yazdığım yazılar ve kitaplarımın ‘’birkaç cümlesini okuyup’’, anlatmaya çalıştığım meselenin farkına varmaksızın bana methiyeler düzenlerin de okumasını, okutmasını ve mümkünse çevresi ile paylaşmasını tavsiye ederim.

Efendim, ‘’insan’’ kelimesi, arapça bir kelimedir. Aslında kökü olan ‘’ins’’ kökü; algılanabilen manasına gelir. Yani bütün ‘’eşya’’ ins’tir.

Bunun zıttı da ‘’cin’’ kavramıdır. Algılanamayan, ya da tanımlanamayan anlamına gelir. Esas olarak; gizemlilik içermeksizin, insan zihninde tam açıklığa kavuşmamış şey gibi bir anlamı olduğunu söylemeliyim.

Bu çerçevede araplar, ‘’cin’’ kelimesine karşılık olarak ‘’yabancı’’, yani kimliği tanımlanamayan kişi, manasında kullanmışlardır. Ve ins, tam manası ile özellikleri dahil tanımlanabilen, açık, belirgin olandır.

İnsan ise, insiyan; yani, algılanıp iletişim kurulabilen demektir. Yani hem algılanacak, hem de iletişime geçilebilecek.

Peki; hayvanlar ile de iletişime geçilebiliyor iken, bizim farkımızı ortaya koyan durum nedir ?

Cevap : Etkileşim.

İnsan kelimesinin tabiattaki karşılığı, algılanabilen, iletişim kurulabilen ve bu iletişim neticesinde etkileşime girilebilendir.

Yani, salt anlamda ‘’algılanıp, iletişim kurulan’’ varlıklar için ‘’beşer/hayvan’’ demek gerekir.

Beşer kelimesinin manası, ‘’derisi üzerinde kıl biten’’dir. Derisi üzerinde kıl biten herşey beşerdir, ancak belli bir algı mertebesine vardığında, ‘’insan’’ olur. Ve sürekli ‘’insan kalacağına dair bir garanti verilmez.’’

Bizim türümüz, sürekli ‘’insan ve hayvan/beşer’’ arasında gidip gelen bir tür olma özelliğine sahiptir. Bu özellikleri hasebi ile ‘’cin’’ kelimesinin muhattabına dönüşür.

Yeryüzünde cereyan eden olayları iyi gözlemleyin. Hiçbir olaya yabancı olmadığınızı göreceksiniz. Belirgin sınırlar ile kuşatılmış bir tabiatın ortasında insan; sınırsızlığı talep eden, isteyen, sürekli tüketen, tabiatın ve doğanın gerçeklerine baş kaldıran bir unsur olarak göze çarpacaktır.

Öyle ki, insanlık tarihini bütüncül olarak incelediğimizde; bütün meselenin bu arzulara dayandığına şahit olacağız. Ve kainatın aynası konumundaki insanın, mahkum olduğu zindanların dayattığı algı ile; tüm kainatı biçimlendirme çabası…

İşte en vehim ve felaket durumdan bahsettim.

Eli silahlı 20 renk körünün, insanlığın tamamına nüfuz edecek oranda güce sahip olduğunu var sayalım. Yapacakları ilk iş; renkleri kendi gördükleri biçimde tanımlamak sureti ile dayatacakları gerçeğidir.

İşte bu saçmalığın genişletilmiş anlamda teorize edilerek dışavurulduğu ad; entegrizmdir.

Yeryüzüne paraşütle indirilmiş ilk 5 insanı ele alalım. Yeryüzünde kendilerine benzer hiç kimse olmadığını görecek, böylece; yalnızlık duygusunun yarattığı ‘’içe kapanma’’ etkisi ile birbirlerine sıkıca bağlanacaklardır. Bu insanın ilk prangasıdır. Bunun neresi kötü diyeceksiniz; o halde devam edeyim.

Belirli bir süre sonra, metabolizmanın talep ettiği ihtiyaçlar baş gösterecek, kaynak arayışına girilecek ve ihtiyaçların karşılanması adına ‘’kaynaklara büyük bir kutsallık atfedilecektir.’’

Zaman içerisinde, kaynakları kullanma noktasında çekişmeler baş gösterecek, araya paylaşım sorunlarından doğan kin ve nefretler girecek, neticesinde bu 5 kişiden çoğu ölecektir…

Bu insanın ikinci prangasıdır…

O halde sorunun başlangıç noktasına dönelim. Ya da bugünün insanın yaptığı hataya değinip öyle başa dönelim;

Bu 5 kişiye sırasıyla 1,2,3,4,5 isimleri verelim. Bahsettiğimiz nedenlerden ötürü aralarında oluşacak çekişme süresince, bu 5 kişiden her hangi birinin haklılığını iddia etmek, insanın 3. Prangasıdır.

Halbuki sorun; yeryüzüne bırakılan bu insanların birbirlerine sıkıca bağlanma sürecinde ortaya çıkar. O 5 kişinin birbiri ile sıkı ilişki kurmasının nedeni, birbirlerini sevmeleri değildir. Yalnızlık endişesidir…

Yani bugünün insanının temel korkusu olan yalnızlık. İşte bu insanın 4. Prangası olan ‘’benlik prangasının’’ alamet’i farikasıdır. Velev ki insan işi olmayan bu davranışın zıttı olan ‘’sevgi’’, kaynakları bölüşme, paylaşma, eşitlenme, verme, karşındakinin gülümseyişi ile mutlu olma, huzur bulma gibi neticeler üretir.

İşte ‘’etkileşim budur.’’

Diğer davranış ise; iletişimdir. Yani kendi isteklerine karşılık olarak menfi bir dialog…

Tıpkı, elinizdeki eti gösterdiğiniz köpeğin yanaşıp size başını okşatması gibi. Hayvani, beşeri bir duruş.

Bu ilişki biçimini günümüz koşullarında analiz edelim dilerseniz;

İnsanlığın çoğunluğuna göre ‘’ahlaksızlık’’, ahlak adı verilen toplum kurallarını ihlalden ibarettir. Ancak ahlak, kelime anlamı itibari ile ‘’fıtrata aykırılık teşkil eden durum’’ manasına gelir. Yani, toplumun değil, doğanın kıstas edilerek belirginleştirilebilecek bir kavramdan söz ediyoruz.

Durumu anlamak için açık bir örnek vereyim;

Adamın birinin aç kaldığı için banka soyması, toplum genelinde ahlaksızlıktır. Ancak tabiat nazarında ‘’gayet ahlaki bir duruştur.’’

Çünkü, hali hazırda; yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi, kaynakların başına çöreklenerek birileri mahrum bırakılmıştır. Bunun neticesinde başka birileri aç kalmışsa, tok olanların tamamından alacaklı konuma geçmiş oldukları manasına gelir demeliyiz.

Dolayısı ile ‘’kaynakların başına çöreklenenlerin’’ ürettiği ahlak anlayışına göre; bankayı açan kişi ‘’beyefendi’’, aç olduğu için banka soyan kişi ‘’hırsız’’dır.

Yukarıda izah ettiğim iletişim ve etkileşim nazarında bu örneği incelerseniz; toplum ve sürü arasındaki farkı daha belirgin biçimde göreceksiniz.

Beşerden oluşan kalabalık ‘’sürü’’, insanlardan oluşan kalabalık ise toplumdur.

Bugünün liberalizmi, ilk örnekte belirttiğim gibi aşk’tan değil, meşk’ten beslenir. Yani liberalizmin özgürlük algısı, bireysel çıkarlara, menfi beklentilere dayalıdır. Dolayısı ile ‘’beşeri’’dir.

Ki, sürüleştirilmiş bir toplumun içine itildiği kavram kargaşası içerisinde bunları söylemek zorunda kalmışken.

Çok vahim!

Efendim, bugünün insanı antropolojinin alanına girmez. Çünkü antropoloji ‘’insan’’ ile ilgilenir. Herbirimiz, menfaatlerimizden ötürü birbirine sımsıkı tutunmuş bir toplumun parçası olarak, menfaatlerimiz ile çelişen ‘’öteki’’ ile her an savaşabilecek kadar beşeriz.

Habil-Kabil dialektiğinden öğrendiğimiz gibi, bütün çelişkilerimiz; doyumsuzluğumuz ve aç gözlülüğümüzden ileri gelmektedir. Ki ‘’kapitalizm’’ bu gerçeğin teorize edilmiş yüzüdür.

Bir yazımda; kapitalizm 19 ve 20. Yy alnına vurulan mühürdür demiştim. Çünkü beşeriyet elbisesi üstünde yer edinecek tek madalya budur, aksi düşünülemez.

Hele ki, zamanın ‘’kalabalığı’’ tarafından beslenen fitnenin anlamı üzerine biraz düşünelim.

İnsan olmanın temel koşulu ‘’etkileşimdir’’ demiştik. Yani ‘’bilgiye kapanma durumu’’ hayvanlaşma temayülüdür. Bilgiye kapalı kalabalık sürüdür, hayvan sürüsüdür.

Çünkü etkileşimin önü tıkanmış demektir. Orada sadece ‘’belirli amaçlar ve faaliyetler vardır.’’ Otlamak/yemek içmek, çiftleşmek. Hayvandan farklı olarak, ot yığmak/mal ve servet edinmek gibi bir farklılık ortaya çıkar.

İşte, İnsan-Beşer ortasındaki prangalardan biri bu demiştik.

Bu tip kalabalıklar, genellikle ‘’inşa edilmiş kültler çerçevesinde yargı üretir.’’ Yani, o toplumda ‘’değerlendirme yoktur.’’

Belirli kalıplar üretilir. Mesela Ahmet, Mehmet!

Ahmet kelimesini zikreden bir ‘’insan’’, o sürüye göre ‘’bilmemnecidir.’’ Kakadır, pistir.

Mehmet kelimesini zikreden bir ‘’insan’’ ise, o sürüye göre, şucu-bucudur, o da kakadır, pistir.

O sürüye göre yegane gerçek, kendisine ezberletilmiş olanlardır. Tıpkı, ahırdan çıktığında otu yemesi gereken yeri ezberleten çoban misali, ‘’yığma, biriktirme, kaynakların başını tutma sevdalıları’’ bu sürüye kendi arzularını ve hevalarını ezberletir.

Bir diğer sorunsal ise; ‘’riya’’dır.

Hatırlarsanız, 5 kişinin kavgasında taraf belirleyenlerden bahsetmiştim. Evet, zamanın bir diğer hastalığı da budur.

Kavganın temeline inmeksizin, kavgada saf tutmak; ‘’beşerleşme temayülüdür.’’

Ki, bugün; açık biçimde, servet ve iktidar sahiplerinin, mal yığma, sermayesini arttırma adına kuşattığı beldelerdeki ‘’taşeron beşerleri’’ hedef edinme sorunu, bu noktada önemli bir boyuta ulaşmıştır.

Vatandaş’a soruyorum; necisin sen ?

Ben ‘’anti-emperyalistim.’’

Yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen çelişkisine göz yuman, cüzdanı kredi kartıyla dolu olan, ihtiyacından artan evleri kiraya verip insanları sömüren, kaynaksever unsurların servetinin artmasına olanak sağlayan, kendisine ve insanlığa yabancılaşan, yine sürünün hezeyanları içinde boğulan, ezberci bir insan…

Böyle bir anti-emperyalizm, ancak; deve iğne deliğinden geçtikten sonra olur.

Belirginleştirelim;

Bu prangalardan 1 tanesinin 4 açılımı vardır. Benlik sorunu demiştik hani…

Benlik prangasının bu 4 açılımı;

“Modernizm”

“Kariyerizm”

“Konformizm”

“Entegrizm”

Olarak özetlenebilir.

Bu prangaların tümü; şirk/sınıf dininin, tevhid/birlik dinine/anlayışına karşı geliştirdiği silahlardır.

Neden mi ?

Çünkü yukarıda da ifade ettiğim gibi; zayıf bir varlık olarak insan; beşeri arzuları insanlaşma sürecinde açığa vurabilmektedir.

Şehvet, Servet, Şöhret, Güç…vs.

İşte Liberalizmin vaad ettiği özgürlük, tüm bunlara ulaşma; bunların meşrulaşması yönündedir. Kapitalizmin silahı, insanı içerden vurmaktadır. Çünkü; yukarıdaki 4 pranganın tamamı; yeryüzündeki süreci ‘’süslü-püslü kılan’’ prangalardır.

Kapitalizmin dedektörle aranması, gerçek hazinenin ‘’kendisinde’’ olduğunun farkında olmayan define avcısının durumuna benzer.

Kapitalizm, salt bir ekonomi-politik duruş değildir. İnsan’dan beşere, toplumdan-sürüye; bütün algıları programlayan, yeniden biçimlendiren; ‘’hayvani bir güdüdür.’’

Ve üzerinde bolca düşünülmesi gerekir;

Allah Elçisinin dediği gibi;

‘’Kahrolsun Biriktirenler, kahrolsun altın, kahrolsun gümüş.’’

Hz.Muhammed

(Devam Edecek)