Tepki ve Değişim Dergisi – 37. bildiri
07.11.2012

Bu çaba ne için?

Son 2 aydır, Türk basını tarafından susuşa getirilen bir olay gerçekleşmekte. Daha önce benzerleri gerçekleşen bu olayda, sayıları onbinlerle tabir edilen kişinin desteği ile başlayan, şu anda ise 700 civarında tutsak tarafından devam ettirilen bir açlık grevi sürmekte. Eylemciler, Öcalan’a yapılan tecritin kaldırılması, mahkemede Kürtçe savunma yapma özgürlüğü ve anadilde eğitim talepleriyle birlikte eylemlere başladılar. Bu eylem ile birlikte onlarca tutsağın yaşamını kaybecek olması, ölümlerle birlikte yükselecek tepkiler ve tutsakların durumunun çok ciddi olduğu bir döneme girmeden önce, “şimdi bunların sırası mı” denilecek ama, düğümün çözülmesi için olanın olduğu gibi çözülmesi şart.
Geçen yıl “Özlenen Türk-Kürt barışını gerçekte kim, nasıl sağlar?” başlıklı bildirimizde belirtmiştik: “Yaşananlar karşısında ne tepki vereceğini şaşıran ve bu yüzden utana sıkıla da olsa konu hakkında görüş bildirmeye çalışan çeşit çeşit heveskâr “Vicdan Solcuları”nın durumu da aslında çok farklı değil. Onlar da aynı çizgi üzerindeki farklı bir noktadan, yaşanan kanlı olaya vurgu yapmaya kalkışıyorlar. Ama gerçeklere dayanan “çözüm odaklı” bir düşünce ve davranış geliştirmekten öte, birtakım yanlış hesaplar üzerinden kuyruklarına takıldıkları: ya Burjuva veya Küçükburjuva Türk Ulusalcılığını, ya da Ulusalcı Burjuva veya Küçükburjuva Kürt Hareketi’ni karşılarına almamak adına sekter konumlarını daha da pekiştirerek, her geçen gün daha da kronikleşen olumsuzluklar akıntısı içinde sürüklenip gidiyorlar.” Şu anda yaşanan olayda da, aynı tepkilerin var olduğunu görebiliriz.
Eylemin 40. gününden itibaren, medyanın “vicdan solcuları” sayesinde, eylemcilerin sesine daha fazla kayıtsız kalınamadı ve eylem az da olsa gündemde yer etmeye başladı. Eylemi duyan milliyetçiler, büyük bir destekle (!) eylemin sürmesini diliyorlardı. Ancak bir çözüm bulunması için değil, tutsakların yaşamaya hakkı olmadığını düşünerek, eylemdeki tutsaklarla dalga geçen söylemlerde bulundular: “Tek bir PKK’lı kalmayacaksa, açlıktan geberip gitsinler” vb…
Batı cephesinde değişen bir şey yoktu. Son yıllarda Türkiye’deki “sosyalist” kurumlar tarafından masa başı ezberleri ile doldurulan bir kaç kişi dışında, eylemi umursayan ve sorunları çözümünde bir tepki olarak görenlerin sayısı oldukça az. Peki halk, neden “yaşamdan vazgeçilerek” yapılmış bu eyleme seyirci kalıyor?
Türkiye halklarının, bu sorun ile ilgili yıllardır yanlış yönlendirildiği artık sır olmayan bir gerçek. Gerek Türk halkı, gerek Kürt halkı, yaklaşımlar bakımından önü alınamaz bir şovenizmle dolduruldular. Bölgede yaşanan olaylarla ilgili sürekli olarak parababalarının çıkarları doğrultusunda yayın yapan basının tutumundan, gururuna(‘) leke sürdürmek istemeyen “tosun paşalara” kadar, kimse gerçekleri anlatmaya yanaşmadı. Şimdi her ne kadar günah çıkarmaya çalışsalar da (TÜSİAD başkanı bile Kürtçe konuşma yapmakta), Türk halkı henüz bu sorunun hangi sebeplerle çıktığının bilincinde değil. Gerçekler oldukça yakıcı:
“Şırnak’dan Y….:Türk devleti 48 saat bizi topa tuttular. İnsanımızı hayvanımızı öldürdüler. Dükkanlarımızı yağmaladılar. Karşıda gerilla falan yoktu. Gözaltında 500 kadar insan vardır. 30 tane insanımızı işkencede öldürdüler, işkencede öldürülen insanların cesetleri çöplere atılıyor. Yeğenim Hatun topla öldürüldü. 4 tane de yaralımız var. İlk saldırı akşam 8’de başladı. Sığınak denilen yerler hayvanları, koyunları, otları koyduğumuz zemin katlardır. Elektrik, suyu, telefonları saldırıyı yaptıktan hemen sonra kestiler. İnsanlar kaçmak için akrabalara gidiyorlardı, gitmesinler diye 4 otobüsü yaktılar. 1 yaşından 10 yaşına kadar öldürülen çocuklar var. Cenazelerimiz 4-5 gün yerde kaldı sahip çıkamadık.” “-Neden size saldırıyorlar, başka yere değil.” “Biz gerillayı seviyoruz belki ondandır.”
“Y….’un kardeşi:Saldırı olduğu zaman çocuklarıma bakıyordum, yemek yapıyordum, patlama olunca çocuklarıma sarılıp yere yattım ve öylece kaldım. Benim babam ve dört kardeşimi gözaltına altındadır, arabasını ve traktörünü yaktılar. Biz Dehlabi (Özveren) köyündeniz.  En çok istediğimiz şey “devlata Turki”nin aramızdan çekilmesidir. Biz onların değil, onlar bizim namusumuza saldırıyor. 48 saat sonra bir anons yaptılar “herkes kapısını açık bıraksın ve dışarı çıksın” ve ondan sonra içeri girip değerli ne varsa aldılar. Sürekli Apo’ya küfür ediyorlardı ve bizim de küfür etmemizi istiyorlardı, bizim Apoyla ne ilgimiz var burada o arada. Gelip tekmeliyor ben azrailim diyor ve canınızı almaya geldik Allah yok Peygamber izinde diyip dövüyorlar. Biz çocuklarımızı 20 sene okutuyoruz onların okullarında ondan sonra iş vermiyorlar. (Devrimci Mücadele – Sayı:10 Temmuz-Ağustos 1992 – Yaşayanların dilinden Şırnak) 
Pek de televizyonda anlatıldığı gibi değil, yanılıyor muyuz? Yaşananlar, onlarca yıl boyunca, Kürdistan’ın her yerinde yaşananlardan farksız. Bu sorunların arkasında ise AB-D emperyalizminin beslediği hükümetler, en umursamazca, en hayasızca şekilde, yıllarca saldırdılar Kürt halkına. Parababaları takımı, bu bölgedeki çıkarlarını korumak için, her türlü oyunu oynadılar. Şimdi ise, o bölgedeki çıkarlarını savunmak için bu vahşice saldırıları yaptıran parababaları, çıkarlarını sürdürmek için toplumun belleğine bu olayları katmadan ilerlemek ve Kürt önderliğinin taleplerini sindirmesini istiyor. Diğer taraftan da, Kürt halkına yaşattığı acıları yoksa saymasını istiyor. Çünkü bu bölgede yapılanların arkasındaki gerçek gücün kim olduğu kavrandığı an, onları ne TÜSİAD gibi Kürtçe konferans vermek, ne de Kürdistan’a yatırım yapmak kurtarabilecek kendilerini, bunu biliyorlar.
Parababaları, PKK’nın ortaya çıkışı ile birlikte değil, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren inkarcı uygulamaları ile halkı canından bezdirmekteydi.
“Kemalizm, Doğu’da süngü üstünde oturuyor. Eğer yapmış olduğu kanunlarıyla, Kürdistan’da yaşamaya kalksa, öldüğü gündür. Kemalizmin bütün icraatında egemen olan bu ruh, yani “kanunlar üstü” yaşama ruhu, özellikle Doğu İllerinin imha siyasetinde en itçil ucubelerini enikler. Zulüm ve imha güçlerinin eline düşen Kürt Köylüsünün “hayat ve mematı” (ölüm ve dirimi) iki yolda iki sistemin elindedir:

1- Tutulduğu köyden hapishaneye kadar olan yolda: Kürt Köylüsünün hayatına Ağa egemendir. İsterse adamlarına, Milislere veya Jandarmaya ufak bir işaret verir. Sevk edilirken, Kürt bir derenin içinde kurşuna dizilir.

2- İkinci ölüm yolu: Bir hapishaneden öteki hapishaneye giden yoldur. Ağa tutuklanan adamı öldürtmek istemez, ya­hut o yetkisi sınırlanmış bulunursa, bir hapishaneye gelen sanık, evrakıyla birlikte başka bir mahkemeye nakledilir. Bu Kemalist adaletin hükmüdür. Bu sefer imha edilmek istenen Kürt Köylüsü, iki hapishane arasındaki yolda, kaçtı diye öldürülür.

Bu sonuncu imha yöntemi, bu ilk Komünist 15’leri Karadeniz’de baltalayan yöntem, bildiğimiz gibi, Kemalizm kadar eskidir. Fakat Kemalizm bu yöntemi Kürdistan’da uyguladığı kadar, belki hiçbir yerde klasikleştirmemiştir. Örneğin elli kişilik bir kafile, üç kol halinde, yahut üç otobüsle yola çıkarılır. Yolda kafilelerden birinin jandarmaları nedense yorulur ve istirahat için geri kalır yahut kamyonun lâstiği patlar… Sonra, bir daha artık bu geri kalan kafilenin ismini işiten olmaz. Yalnız, bütün ezilen kitleler arasında dehşetle uyanık duran o yaman konspirasyon [susuş] sayesinde sorun kulaktan kulağa yayılır. Bazen, terör olsun diye, bilerek ve isteyerek resmî makamlar tarafından şu şekilde duyurulur: Yolda firar etmeye kalkışanlar, jandarma tarafından meyyiten (ölü olarak) derdest edilmişlerdir… Oysaki, ayaklarından boyunlarına kadar, zincir ve kelepçe içinde perçin­lenen bu biçare mahkumların kaçacak değil, yerlerinden kıpırdayacak halleri yoktur.

Özetle, isyan zamanında: Kemalizm ne kadar Kürt Köylüsü öldürebilirsem kârdır, der; “normal” zamanlarda da, binbir baskıyla suçlandırdığı Kürt Köylülerini, kaçaksa: evini, köyünü yakar; ele geçerse: sevkiyatta kaçtı diye vurdurur… Ve bu “amansız” imha siyaseti, Doğu İllerinde bir Kürtlüğün bulunmadığı ve bulunamayacağını ispat için uğraşır.

Milis örgütü bu imha siyasetini “derinleştirir”. Ekonomik sömürü, siyasal ve sosyal baskı, Ağalığın ve Kemalizmin “temizleyemediği” biçareleri, birbirine kırdırır. Hapishaneler dolar. Sırf Toprak sorunu yüzünden, Kemalizmin halledemediği ve edemeyeceği bu sosyal dava yüzünden, Kürdistan Halkının birbirini ne kadar yediğini ve Kemalist sosyal ve siyasal rejiminin bu bakımdan ne kadar verimli olduğunu görmek için, bir Doğu ve bir de Batı hapishanesindeki mahkûmların, “katl [insan öldürme]” suçundan oranlarını yapmak yeter. Bir Doğu ve bir de Batı hapishanesinde mahkûmların toplamına göre katillerin sayısı, bize Kemalizmin Doğu İllerinde, (…), sömürü ve zulüm rejimi olarak ne kadar ağır bastığını gösterebilir. İstanbul hapishanesinde Kriz’den çok uzak dönemlerde, 1340 [1924] yılında katiller bütün mahkûmlar toplamının % 8,9’unu geçmez; 1341 [1925]’de bu oran % 7,9’a düşmüştür. Yani kapitalist düzeni geliştikçe, İstanbul’da hırsızlık vb. gibi “adi” suçların oranı, insan öldürmelere göre artar. Oysaki, bir Doğu İlinde, dünya krizinin ortasında (1933 yılı), 396 mahpustan 216-222’si katildir; yani, % 54- 60!.. Yani Doğu İllerinde Batı İllerinden 6-7 misli fazla insan öldürenler var…

İstanbul’da 1 kişiye karşılık Doğu İllerinde 6-7 kişi ölürse, bunda sosyal düzenin ağırlığından başka hangi sebep aranabilir?” (Hikmet Kıvılcımlı – Yedek Güç: Doğu)

Daha cumhuriyetin ilk yıllarından beri, Kürdistan bölgesinde bir yıldırma siyaseti hüküm sürmektedir. İşte böyle bir durumun neticesinde, Türkiye halklarına halkına yüklenen gereksiz şovenist duygular, verilen yanlış bilgiler ve önyargılar, Kürt ve Türk halkını doğal olarak bu konuda çözüm önerisi gösteremeyecek duruma sokmuştur. Bu olgu, çok az kişi tarafından dikkate alınmakta. Türk apolitizminin bellenmiş lafı olan “görüşlerine saygılıyım” tabusu ile tartışma sona erdirilmekte, ancak gerçeğe ulaşılamamakta. Saygı duymak ve karşı tarafın görüşlerini savunuşunu takdir etmek başka, gerçeklerde uzlaşmak ve geleceği kurmak başka şeydir. Bu sebepten dolayı, Türk halkına gerçekleri anlatmak bir görevdir.
Kürt sorunu ile ilgili propagandalar, 2002’de “militarist” açıdan sona ermiş bir süreçte iktidara gelen antika sermayenin partisi AKP tarafından yapıldı. Ancak bu propagandalar, gerçeği anlatmaktan uzak, tamamen taraflı ve gericiliğin elini güçlendirecek şekilde yapıldı. Belki daha erken bir tarihte gelecek Türk küçük-burjuvazisi ile Kürt küçük-burjuvazisi ittifakı ve dolayısıyla sorunun çözümü, AKP’nin iktidar olması (dolayısıyla ABD’nin müdahalesi) ile birlikte farklı bir noktaya evrildi. Böylece olası bir Kürt devriminin de önü kesildi. Dünya üzerindeki post-modernizm ve neo-con dalgası, çelişkileri başka noktalara evriltti. Kürt ulusal kurtuluş hareketi, gerek önderlik, gerek taban olarak aslında yıllardır aradığı kimliği buldu ve demokratik modernite akımına ayak uydurdu. Yıllardır bu hareketle ilişkisi olan ve “Türk hareketi” olarak tanımlanan hareketler de HDK ile birlikte Kürt hareketine fiilen dahil olmuş oldular.
İşte bu sebeplerden dolayı, Türk halkının bugün yaşananları doğru okuma şansı olmadığı gibi, tutsaklar da bu kadar önemli bir eylemi yaparken çok kritik bir yanlışa imza attı. Açlık eylemleri, tabii ki toplumu derinden sarsacak, insanların dikkatini çekecek bir fedakarlıktır. Ancak Kürt hareketi, bir türlü şu noktayı anlayamadı.
Türk halkı, Kürt önderliğini çözümü sunacak noktada görmüyor. Bunun tersi de geçerli, Türk halkı Türk önderliği “gibi görünen” hükümeti de çözüm sunacak noktada görmüyor. Her ne kadar olayları doğru olarak görme olanakları dar olsa da, bu konuda elleri kolları bağlı durumda. Nasıl ki Kürt halkı bir peygamber gibi gördüğü Öcalan’dan kopamıyorsa, Türk halkı da cebindeki yangınları düşünerek geçmişi yaşamamak için son derece yeteneksiz hükümetten de vazgeçemiyor. Ancak sorunun temeli, bu yapıların tasfiyesi ile başlıyor. Bunu kabul etmemiz şart.
AKP hükümetinin ne olduğu malum. Belki Kürt hareketi, daha tavizci, daha az baskıcı olduğu için bu hükümeti geçmiş hükümetlere tercih ediyor olabilir, ancak Kürt sorununda en acımasız, en haince şekilde yalanlarla, ikiyüzlülüklerle hareket eden yine bu hükümet oldu. KCK davalarından, şu anda süren operasyonlara bakarak bunu anlayabiliriz. Peki ya Kürt önderliği neden istenmiyor?
PKK, kurulduğu yıllardan itibaren Marksist-Leninist tutumu bir türlü kavrayamamış bir önderliğe sahipti. Marksizm-Leninizmin kötü bir karikatürü olan Maoculuğu, gençlik örgütlerinden çıkma küçük burjuva örgütlerini, anarşizmi, milliyetçiliği, post-modernizmi benimseyen bu hareket, bir türlü Marksizm-Leninizm’i benimsemeyi kabul etmedi. Bu sebeple Türk halkının hangi kesimi varsa, hepsi ile uzlaşmaz bir çatışma içine girdi. Burjuvazi ile girdiği çatışma, elbette ki yanlış değildi. Kararlı ve meşru bir direnişti. Ancak aynı çatışmayı proleterya hareketlerine de göstererek, Türkiye hareketlerinin önder kadrolarını ortadan kaldırdılar.
-PKK-Devrimci Halkın Birliği (TKP/ML Hareketi) çatışması: 1979-1980. Dersim, Diyarbakır, Gaziantep… 1980’in ilk yarısındaki çatışmalarda ondan fazla devrimci öldürüldü.
-PKK-IGD(TKP) çatışması… 1978’de başlayan çatışmalarda, Diyarbakır, Ergani, Batman’da birçok saldırı ve öldürme gerçekleştirildi.
-PKK-Halkın Kurtuluşu çatışması… 1978-79 boyunca süren bu çatışmalarda Elazığ, Dersim, Diyarbakır, Gaziantep, Kars’ta birçok devrimci öldürüldü. gerekce “benim bölgemde faaliyet yürütemezsiniz”. Halkın Kurtuluşu, PKK’yı “karşı-devrimci”, “ajan-provokatör”, “cinayet örgütü”, “faşist provokasyon çetesi”… olarak görüyor ve aralarındaki çatışmanın da “sol içi” olmadığını söylüyordu. Halkın Kurtuluşu İmzasıyla 1979’da “BİR PROVAKASYON ÇETESİ APOCULAR” diye bir boşür çıkarılıp dağıtılmıştı.
PKK-Devrimci Yol çatışması: 1979’da Dersim’de PKK’lilerin Devrimci Yol’a saldırısı bu çatışmanın ilk olaylarından biridir… 1985-86’da bu çatışma yurtdışında da devam etmiştir.
PKK-DHKD çatışması… 1979: Doğubeyazıt
PKK-DDKD çatışması… 1978-80.
PKK-Beşparçacılar çatışması… 1977’de başladı.
PKK-Tekoşin çatışması… 1979’da başladı. Gaziantep, Ankara, Elazığ, Dersim’de yoğunlaşan saldırılar, 1993’te Dersim’de Tekoşin’in önder kadrolarından Kamer Özkan’ın öldürülmesiyle sürdü.(2009’da Cemil Bayık’ın PKK nın 30.kuruluş yılı değerlendirmesinde PKK’nın var oluş temeli ve mücadele ilkelerinin bu çatışmalar neticesinde atıldığını söyler ve savunur.Bakınız Özgür Politika Kasım 2009)
PKK-Özgürlük Yolu çatışması… 1979’da başlayan ve 1980’e kadar süren saldırılar, 1980 sonrasında Avrupa’da da sürmüştür, birçok Özgürlük Yolu mensubu öldürülmüştür.
PKK-Denge Kawa çatışması… 1978’de başladı.
PKK-KUK çatışması… Öncesinde de karşılıklı saldırılar olmakla birlikte, çatışmalar 80’de yoğunlaştı… Karşılıklı büyük silahlarla yaşanıyordu. Bir çatışmada iki taraftan da 6-7 kişinin öldüğü oluyordu. KUK’cular otuzu aşkın PKK’liyi öldürdüler; 12 Eylül 1980’e kadar sürdü.
PKK-TDKP çatışması… 1993’te Dersim’de dört TDKP gerillası, PKK tarafından öldürüldü…
PKK-MKP çatışması… Kürdistan Çizgisinin, hedeflerinin, Devlette beklentilerinin…her şeyi değişen PKK’nin Sol düşmanlığı hiç değişmedi. Dersimde 2004’te MKP’li gerillalara saldırdı ve bir süredir bölgede süren sesizlik bu vesileyle yeniden provake edildi.
Kategorik olarak “çatışma” deyimini kullandık; ancak sözünü ettiğimiz olayların birkaç istisna dışında hepsi PKK’nin diğer siyasetlere saldırıları şeklindedir. Karşı saldırılar genellikle istisnadır. Ölenler, diğer siyasetlerden insanlardır… Burada onu aşkın alt başlığa sığan çatışmalar, yüzlerce saldırıdan, öldürme ve yaralamadan, dernek, kahve, okul, mahalle baskınlarından oluşuyor. Tabloya tekrar bakın: PKK’nin çatışmadığı, saldırmadığı kim kalmıştır.
Kaç siyasi harekete saldırdılar? Kaç siyasi hareketten kaç kişiyi öldürüp yaraladılar? Kaç siyasi harekete siyaset yasağı koydular?
Bu kadar çok siyasi hareketle çatışma içinde olan bir başka hareket yoktur; Türkiye Kürdistan’ında olup da PKK’nin çatışmadığı (Kürt solu veya ulusalcısı, yada Türk solu veya Sosyalısti)örgüt neredeyse yok gibidir. Kimi örgütlere karşı açıkça “yoketme” siyaseti izlemiş, onların liderlerini öldürmüştür. Devlet güçlerine karşı uyguladığı yöntemleri rahatlıkla Kurt ulusalcı, Sol ve Sosyalist güçlere karşı da uygulayabilmiştir. Çünkü mantık, kendisi dışındaki herkesi sindirerek, yokederek Kürtler’in olduğu her yerde tek hakim olmaktır. Kendisine tabi olmayanlara gücü yettiği oranda hayat hakkı tanımaz. Güçle herkesi sindireceğini düşünür;
PKK ideolojik mücadeleyi bilmez ve inanmaz. Hep uzak durmuştur ideolojik mücadeleden. Uzlaşmacılık çizgisi derinleştikçe, ideolojik mücadeleye tahammülsüzlüğü artmış, kendisine soldan yönelen ideolojik eleştirileri “düşmanlık” olarak görmüştür. Bu bakış açısının sonucu bellidir; ideolojik eleştirilere, politikalarıyla, ideolojisiyle değil, sopayla, silahla, tehdit ve gözdağıyla cevap(!) vermiştir. (Ekmek ve Adalet, Kasım 2009)
Sadece 12 Eylül öncesindeki hareketleri ile değil, 2000’deki açlık grevlerinde de pusulasını kaybetmiş tavrı ile parababalarının politikalarına hizmet görevini yürüten PKK, bir çok devrimcinin öldüğü bu eylemlerde deyim yerindeyse boyun eğdi.
“- 26 Eylül 1999 Ulucanlar Katliamında PKK tutsaklarının tavrı: Devlet, F Tiplerine geçişin hazırlığı yapmak için Ulucanlar’da 10 devrimci tutsağı katletti. Devrimci tutsaklar 8 saat boyunca direnirken PKK tutsakları “Biz Yokuz Binbaşım…” diyerek elleri havada koğuşlarını boşaltıp teslim oldular. Düşman onların boşalttığı koğuştan saldırdı. 
– 19 Aralık Katliamı ve sonrasında söyledikleri: “Cezaevindeki olaylar tutarlı devrimci direniş değildir… Bir F tipi için bu kadar insan yakılmasının etik değerlerle, vicdanla, insanlıkla alakası yoktur.” (Özgür Halk Dergisi,  Abdullah Öcalan) 
– “Farkımızı cezaevlerinde ortaya koyduk. İyi oldu, Cezaevlerindeki olaylar tutarlı devrimci direniş değildir.”
(Abdullah Öcalan)
– PKK katliam sonrası yaptığı değerlendirmelerle devrimcilerin yok edildiğini öngörü yordu. “Eğer içeridekiler dağıtılırsa, buörgütler bü yük oranda tamamen tasfiye olacaklar”… “Böyle bir operasyon, böyle bir tecrit, dağıtılma ortamında bu örgütler kolay kolay toparlanamazlar, kendine gelemezler.” “Örgütlerin tasfiyesi başarıldı denilebilir…” 
– “İlkel bir yaklaşımdır… Sol kendine gelmeli, devrimciler akıllı olmalı. Biz körce adam öldürmeyiz. Bunlarınki ilkel dönemde ucube insanların yaptıkları
gibi şeylerdir.” (Abdullah Öcalan)
– “Evet, devletin yaptığı yasadışıdır, insanlık dışıdır. Ama bu duruma solun da kendini abartması, taktiksizliği, plansızlığı zemin sundu. Sadece bir tarafın suçunu görüp diğer tarafın suçunu, hatasını görmemek olmaz.” (Özgür Halk Dergisi, 15 Ocak 2001)” (Alıntılar: Yürüyüş Dergisi sayı: 337)
Burada şunu belirtmek gerekir. Bu kadar çok hataya rağmen, “Türkiye devrimcileri” olarak adlandırılmış olanlar ne yaptılar? Türkiye’de gün geçtikçe eriyen bu hareketler, PKK ile ahlaksızca bir pazarlığa girdiler. Bunun karşılığında, Kürdistan’da siyaset yapabilecekler ve alaka bulamadıkları Türkiye’de tutunmak için bir dalları olacaktı. Ancak karşılığında PKK’nın “mesihi” Öcalan’ın dediğinin dışına çıkılmayacak, ayrıca Türkiye’de yaşayan Kürt yurtseverleri için legal siyaset alanları bulunacaktı. En sonunda, hepsi birden HDK’da uzlaştılar. “Vicdan sosyalistleri”, yani burjuvanın satılık kalemlerinin kendilerini solcu olarak adlandırılanları da yedeklenerek, ünlü revizyonist Kautsky’nin kurnazlığına taş çıkaracak şekilde, emperyalizme küfür etmeden, “demokratik moderniteci” bir şekilde çukura doğru ilerlemeyi seçtiler! Herhalde hayatlarını kaybeden devrimci önderler, mezarlarında dört dönerdi bu manzarayı görseler!
Birkaç devrimci yapı dışında, bütün hareketler pusulasız bir şekilde PKK’nın rotasına takılmayı tercih etti. PKK’nın Türkiye sosyalistlerine verdiği zarar, 12 Eylül faşistlerinin verdiği zarar kadar önemlidir. İşçi sınıfı hareketleri bakımından, PKK’nın verdiği zarar, doğal olarak halklarımıza verdiği zarardır. Ancak bu verdiği zararlara rağmen, oportünist PKK yönetimi ve Demokrat Parti faşist eski komandosu, sonrasının keskin Maocusu, şimdinin azılı Kemalist’i Doğu Perinçek’in biricik çömezi Abdullah Öcalan için yapılan bu grev, işçi sınıfı hareketleri tarafından eleştirilmelidir. Bu tip bir eylemin yanlışları ortaya koyulmalıdır. Çünkü Öcalan, halkına kendi tanrılığı altında, kurduğu finans-kapitalin tahakkümünde, köle gibi çalıştırmayı vaadederken, bunu da aynı şeyleri vaadeden bir hükümetle uzlaşmayı düşünerek yapıyor. Bunu yaparken de, sadece Türkiye çapında değil, uluslarası finans-kapitale de “beni delikten süpürme” diyor. Hem de ta 1993’de diyor.
“PKK, geçtiğimiz Mart’da ilan ettiği ateşkes süreciyle birlikte sağ bir politika izlemeye başladı. Sağ olan tek taraflı ilan ettiği ateşkes değildi. Tek başına ele alındığında ateşkesi her durumda sağ bir politika olarak değerlnedirmek olası değildir. Çünkü ateşkes taktik bir adımdır. Bir savaş süreci içinde bir devrimci hareket gerekli gördüğü pek çok durumda bu taktik adıma başvurabilir. Yararlı olmadığını gördüğünde de bundan vazgeçebilri. Bunlar doğaldır. Biz PKKyı yalnızca ateşkes ilan etti diye hatalı bulmuyoruz.
Bizim son derece hatalı bulduğumuz davranış, PKK’nın, ateşkes süreci ile birlikte ABD’ye doğru dümen kırmasıdır. ABD ile bir işbirliği yapmaya yönelmesidir.
Gazeteci Rafet Ballı ile görüşmesinde, A.Öcalan bu sağ politikayı şöyle ortaya koyar:
R.Ballı soruyor:
Soru: Amerikayla ilişkiyi sık sık gündeme getiriyorsunuz. Neden bu kadar önem veriyorsunuz?
Apo: Amerika; sizin, Türkiye’nin her şeyidir. Oraya gittik mi, bu demektir ki, diğer her kapı açılır. Şu anda ilişki istemeyen Amerika değil, biziz.
Soru: Ben tam tersini düşünüyorum.
Apo: Hayır. Yakında görürsünüz.
ABD ile ilişkiler
Soru: Sizi, ABD’yle ilişki kurmakta çok istekli görüyorum. Yanılıyor muyum?
Apo: Değil. Fakat, ABD’yi boş bırakmayı da politik açıdan körlük sayıyorum.
Soru: Boş bırakmamakla neyi kastediyorsunuz?
Apo: ABD’nin çılgınca bir sömürgeci politikayı desteklemesinin yararlı olmadığını anlatmaktır. Yani, PKK’ya şöyle yardımcı olun, bilmem, PKK ile işbirliği edin biçiminde değil de, Türkiye’nin uyguladığı baskının hiç de Amerika’nın çıkarına değil, zararına olduğunu belirmek için konuşulabilir.
Soru: Dış politikada ilişkilerin temelinde çıkar vardır. ABD’nin sizden ne gibi bir çıkarı vardır?
Apo: Çok yararı olabilir. Ortadoğu’daki ABD çıkarlarının boşa çıkarılmasında biz çok önemli bir konumdayız. Ayrıyeten 40-50 yıldır Türk devletine verdiği yardımın halkımıza zarar verdiğini biliyor. Bundan da korkabilir. Yani bir yerde kendisini affettirmek ister.
Soru: Talabani ve Barzani, şu anda ABD’nin desteğini almaya son derece dikkat eden önderlerdir. ABD size niye ihtiyaç duysun?
Apo: Kürt halkını da biz kontrol ediyoruz. ABD onları kontrol ediyorsa, bizim de bütün Kürdistan çapında kontrolümüz var.
ABD bunu hesap etmemezlik yapamaz. ABD’nin Barzani-Talabani ilişkisi, dar bir kesimle kurulmuş ilişkidir. Ama bizim milyonluk ilişkilerimiz ne olacak? ABD’nin çekincesi burada. Ben bunlarla ilişki kuruyorum ama, bu ilişkilerim halk yığını tarafından engellenmesin diye düşünür ( Milliyet, 21 Mart 1993)”
A.Öcalan’ın yukarıdaki düşüncelerinin mantıki yorumu şudur: ABD, Türkiye için her şeydir. Biz yukarıda ABD ile bağladık mıydı Türkiye gık diyemez. ABD’nin direktifine boyun eğmek zorunda kalır. ABD’nin ulusal çıkarları da zaten bunu gerektirir.
A.Öcalan’ın bu mantığının iler tutar yanı yoktur. Çünkü ABD kendine hizmet edecek sıfır numara uşaklar arar hep. T.C.’nin tepesinde ise bu türden kişiler yığınla. Türkiye’de ABD çıkarlarına hayır diyecek bir politikacı iktidar yüzü göremez. Hasbelkader görse bile alelacele iktidardan alaşağı edilir. Ve ABD önünde diz çökerek aman dilemediği sürece iktidara çıkmasına izin verilmez. Eski ABD büyükelçilerinden Spain’in deyişiyle; ABD Türkiye’nin izlenmesi gereken rotayı çizmiştir. Hükümetlerin değişmesi ABD açısından hiçbir değişiklik ifade etmez. Türkiye’de işbaşına gleen her hükümet, ABD’ce çizilen bu rotayı izlemek zorundadır.
Böyle bir durumda ABD, PKK’yı, TC’ye neden tercih etsin?
Yukarıdaki konuşmasında A.Öcalan, ABD’nin “40-50 yıldır Türk devletine verdiği yardım”dan söz ediyor. ABD’nin, “Türk devleti” aracılığı ile “yardım” adı altında verdiği sadakanın bir kaç mislini geri götürdüğünü göremiyor. Yani ABD’nin emperyalist soygununu göremiyor. ABD’nin gerçekten “yardım” verdiğini sanıyor…(Devrimci Mücadele – Sayı:11 – Temmuz-Ağustos 1993)
Ey Kürt ulusunun onurlu insanları? Ey Türk ulusunun namuslu insanları? Söyleyin, bu adam mı önderlik edecek, bu adam için mi direnilmesi gereken yaşamdan vazgeçilecek, bu adama mı kul olunacak? Ayıptır! Bu önderlik, bizi insanlığa, kardeşliğe, barışa götürmez. Bu sebeple, özünde Öcalan için yapılan bu direnişi bırakın, gücümüzü ve silahlarımızı finans-kapitale, emperyalizme ve onun biricik müttefiki antika sermaye kökenli cemaatçilere yöneltelim!
YAŞASIN KÜRT VE TÜRK HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!