Tepki ve Değişim Dergisi – 41. bildiri
29.10.2013
Cumhuriyet bir devrimdir

Türkiye’de bazı sol örgütler tarafından sürekli olarak “devlet” hedef gösteriliyor ve Türkiye cumhuriyeti devletinin kuruluşu da bu sebeple hedefin içinde yer alıyor. Bu karşıtlık, o devlet organizasyonunun hangi zamanda ve hangi sınıf öncülüğünde olduğuna bakılmadan, sınıflı bir toplumda nitelik ve nicelikçe bir gelişim sırasında yaşanabilecek her türlü çelişkinin sadece bir tarafına bakılarak, aslında sıradan insanların oluşturduğu bir organizasyona karşı mevzilenme yaratılıyor. Ancak bu organizasyonu güdüleyen asıl güç olan iktisadi sermaye, hedefin arkasında kalmış oluyor. İnsanların sahiplendiği siyasi karakterlerin, o güdünün dışında bir eylemde bulunabileceği düşünülüyor. Bu sebeple asıl hedef atlanıyor ve ekonomik, lojistik ve stratejik destek veren iktisadi sermaye kolaylıkla kendini unutturabiliyor. Bu da “devleti” oluşturan insanların kolaylıkla iktisadi sermayenin emrine girmesini sağlıyor ve cumhuriyetin ilk ortaya çıktığından beri ortaya konan ilkelerinin uygulanmasına engel oluyor. Bugün cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin ve gelişiminin önündeki en büyük güç, onu kendi çıkarları için yönlendiren iktisadi sermayeden ve ülkemizde hala kazınamamış antika sermayeden (tefeci-beziganlıktan) başkası değildir ve mücadele sırasında teşhir edilmesi gereken asıl hedef bu güçler olmalıdır.

– Özgür Gülsoy

***

Cumhuriyet kavramını kuramsal olarak ele aldığımızda niteliksel olarak, mevcut dönemin nesnel şartlarının özgüllüğü doğrultusunda, toplumsal devinimin veya devrim aşamasına gelen bir sürecin “ilerici mi” yoksa “gerici mi” olduğunu daha rasyonel bir şekilde tahlil edebiliriz. Anadolu topraklarında gerçekleşen ‘Cumhuriyet Devrimi’ni de bu metod dahilinde ele almak zorundayız.

Muhafazakar modernleşme projesi dahilinde, küresel sermayenin bölgesel stratejileri ve planları doğrultusunda yeni bir iktidarı bloku olarak yeşeren “dinci-liberal ittifakın” somut hali konumunda olan AKP-Cemaat bileşiminin; mevcut rejimi, Ortadoğu’da, emperyalizm tarafından oluşturulan yeni konjonktüre göre radikal bir şekilde biçimlendirdiği bir zaman diliminde, 1923 paradigmasının konumu önemli bir yerde duruyor.

Cumhuriyet Devrimini daha iyi bir şekilde analiz edebilmek için, Osmanlı’nın son dönemlerine Tanzimat ile başlayan sürece, o süreçten itibaren, evrensel çapta dünyadaki üretim tarzının ve ilişkilerinin değişen yapısını iyi bir şekilde irdelemeliyiz. Bununla beraber 19.y.y. ile birlikte sermaye birikim rejiminin geçirdiği evrimi ve bunun Anadolu topraklarına olan yansıması ile birlikte ele alıp ve halkımızın özgün yapısının yani örgütlenme-organizasyon-bölüşüm ilişkilerinin özgül ilişki ve çelişkilerini net bir şekilde ortaya koyduğumuzda, sadece “Cumhuriyet” değil, “1908 Devrimi” ve yakın tarihteki birçok olayın, hangi toplumsal ve siyasi koşullar dahilinde geliştiğini, altyapısını oluşan “ekonomik-tarihsel determinizmin” hangi yasaları kapsadığını ve buna göre “ilerici” ve “aksak” yanlarını daha saydam bir şekilde görebiliriz.

Kemalizm kavramının yapay konumu, yani Kemalizm’in, o dönemdeki egemen sınıfların ideolojik hegemonyasının bir aracı haline getirdiği bir düşünce sistematiği olduğu apaçıktır. Fakat, o dönemin egemenlerini tek bir kutup dahilinde ele alamayız.Asker-Sivil Bürokrasi ile Finans-Kapital zümresi arasında gidip gelen yani Devletçilik (Kapitalizm Fideliği) ile Komprador Burjuvazi’den Finans-Kapital’e evrilen İş Bankası zümresinin arasında geçen iktidar mücadelesinin ve kadim saltanatını antika çağlardan beri sürdüren Tefeci-Bezirgan sermayenin, ana aktör olduğu bu denge oyununda, egemenlerin kendi siyasi meşruiyetini sağlamada Mustafa Kemal’i, “Atatürk” sıfatı içerisine hapsedip, onu birer koçbaşı olarak kullandığı bir dönemden bahsediyoruz. Aslında “Tarihcil Devrimcilerin” yaşadığı, trajik bir sondur, Mustafa Kemal’in de yaşadığı.

‘Cumhuriyet Devrimi’nin, 1925 yılına kadar gerçekten ilerici bir nosyonu vardı, fakat, sosyal sınıf ilişkilerinin (işçi sınıfının politik bilinci) niceliksel olarak var olsa da, niteliksel olarak güçlü olmadığı bir dönemde, Mustafa Kemal gibi sosyal sınıf pusulasına sahip olmayan, bu yüzden “Sosyal Devrimler” çağında, yenilmeye mahkum olan tarihcil devrimcilerin iyi niyetli girişimleri, maalesef o dönemin egemen sınıfları tarafından kolayca alt edilip, kendi yörüngelerine çekildiği için, bugün yaşadığımız tartışma da bu eksende devam ediyor.

Yanlış olan “Cumhuriyet Devrimi” değildi, ‘Fransız Devrimi’ne baktığımızda da, o devrime hayat veren ve gerçekten tarihin çarklarını ileriye doğru döndüren uygulamalara hayat veren insanların (Robespierre, Danton, Marat, Saint Just vb..) çok uzun süre iktidarda kalmadıklarını hatta 4 yıl gibi bir sürede birçok şeyi gerçekleştirdiğini, daha sonra trajik bir son ile giyotine gönderildiklerini ve Fransız Devrimi’nin kısa zamanda ‘restorasyon’ dönemine girdiğini ve karşıdevrim sürecinin başladığını görmekteyiz. Ama, sonuçları bakımından ele aldığımızda bugün Fransız Devrimi ve onun yaydığı, dönemine göre en ileri konumdaki fikirlerin, insanlık tarihinde yarattığı etki ortadadır. Fakat, özellikle Emperyalizm çağındaki ‘Burjuva Devrimleri’nin ilerici karakterleri, Kapitalizm’in dönemsel koşullarından ve üretim ilişkilerinin geldiği noktadan dolayı, çok kısa bir dönemde geçerli olduğu gibi, politik zümrelerin ve sınıf ilişkilerinin niteliğine göre, zamanla evrildiği aşama “gerici” bir karaktere bürünebiliyor. 1923′ü de bu noktada ele alarak değerlendirmeliyiz ve onu, tarihin çarklarında nasıl ileri bir noktaya yani “Sosyalist Cumhuriyet’e” taşıyabiliriz, bunun kavgasını ve tartışmasını vermeliyiz…

– Utku Nar

***

1876′da Meşrutiyet dönemiyle birlikte Osmanlı’da Anayasal bir yönetim şekli oluşturuldu. Halk artık Padişahın tebaası değil, Anayasal hakları olan bir duruma geldi. O zamanın Padişahı, bunu savaşı mazeret gösterek Meclisi kapattı. Daha sonralarda 1908 devrimi sonucu II.Meşrutiyet ile birlikte Meclis tekrar açıldı ve Anayasal yönetim yeniden geldi. Bu öyle bir süreçti ki, Padişah’dan bile üstündü. İlericiliği savunan devrimciler, ileride Cumhuriyet Devrimini hayal ediyorlardı ki, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında beklenmedik(!) yenilgi ülkeyi bir anda savaş alanına döndürdü. Enver Paşa ekibinin hatası yüzünden savaşa giren Osmanlı, bir anda yıkıldı. Milleti kurtarmak için yola çıkan Mustafa Kemal, Anadolu’da insanları örgütlemeye başladı. İngilizlerin baskısı yüzünden Osmanlı Padişahı Mustafa Kemal’in Paşalık Rütbesini aldı ve idam cezası verilmesine karar verdi. Bu zor şartlarda o cepheden bu cepheye koşan Mustafa Kemal ve askerleri, bizlere hiç yıkılmaması gereken ve daima ileri gitmesi gereken bir Cumhuriyet emanet etti. Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Cumhuriyeti biz kurduk,onu yüceltecek ve yaşatacak kişiler sizlersiniz”.

Mustafa Kemal’in Askerleri, silahlı emperyalistleri ülkeden kovdu ama daha sonra yerli parababaları silahsız olarak emperyalistleri geri getirdi. Geçmişte cumhuriyetçi gibi görünen ve Mustafa Kemal’i ve onun kurduğu cumhuriyeti sömüren işbirlikçiler, şimdi de din kisvesi altında gizlenip ülkeyi sömürmekte. Buna karşı İkinci Kurtuluş Savaşını veren biz Türkiye Gençliği, ülkeyi kasıp kavuran bu faşizmi, sömürüyü yok etmek için Gezi Parkı eylemleri ile başladık. Artık bizim de 27 Mayısımız, 6.Filo eylemimiz var. Belki daha fazlası, bunu sonuçlandırmak bizim elimizde. Bu eylemler yeni bir Türkiye’ye kapı araladı ve bu yeni Türkiye okumalı, bilgilenmeli, özgürleşmelidir. Başımızdakileri kovduğumuz bir Türkiye ile buluşmak üzere… Yaşasın Cumhuriyet Bayramı!

Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı

Yaşasın Sosyalizm!

– İsmail Canbaz