Vendetta

http://www.warrenhenke.com/wp-content/uploads/2007/12/poster_v_for_vendetta.jpg
Hatırla, 5 Kasımı hatırla!
(5 Kasım 1605; Guy Fawkes’un İngiliz Parlamento Sarayını havaya uçurma
girişiminin tarihidir (Barut komplosu). Sloganı ve gerçekleştirdiği
eylemlerle yönetimi ve halkı hareketlendirir. Sadece kapalı devre TV
yayını yapılan İngiltere’de yayıncı kuruluşu basar ve bir sonraki sene 5
Kasım’da herşeyin değişeceğini yayında söyleyerek gözdağı verir. Filmde bir yandan bir sene içinde halkın uyanışına, yönetimin gerildikçe
baskıyı arttırmasına, özgürlük için gerekli temellerin atılmasına,
dedektif Finch’in (Stephen Rea) V’nin ve despot rejimin sırlarını
araştırmasına, diktatörlüğün doğuşu ve gelişmesine tanık olurken; diğer
yandan Evey’in V’yi ve kendini tanıması, yönetimin kişisel yaşama
saldırısı, özgürlüklerin korkulara kurban edilmesi anlatılmaktadır. Filmin sonunda halk değişime hazırdır, diktatörü devirmek ve
parlamentonun havaya uçmasını izlemek için suratlarındaki Fawkes
maskelerine rağmen( ki o maskeleri tüm İngiliz halkına V yollamıştır) 4
kasım geceyarısı parlementoya doğru önlerindeki askerlerden oluşmuş
barikatı aşarak yürürler. Aynı anda V intikamını diktatörden, Adam
Sutler’den (John Hurt), alır; ölümcül yaralarla Evey’e döner
birbirlerine aşklarını ilan ederler. V, Evey’in kollarında ölür.
Dedektif Finch, patlayıcı dolu metro vagonuna konmuş V’nin cenazesine ve vagonları harekete geçirmek üzere olan Evey’e ulaşır ama engel olmaz. Film parlamento binasının havaya uçurulması ile sona erer. Filmde Londradaki iki anıt bina havaya uçurulur; filmin başında Londra
Ağır Ceza Mahkemesi ve sonunda Westminister Sarayı, Çaykovski’nin 1812 Uvertürü eşliğinde yerle bir olur.Film boyunca V maskesini sadece bir kez, ağlamak için çıkarır, bu
sahnede de yüzü değil maske görünmüştür. Bu sahnede sürekli gülümseyen maske altında acı çeken ve ağlayan devrimci ve aşık karakter yattığı ironisi çok güzel vurgulanmıştır. Filmde V’nin yüzü hiç görülmez.

Neden bu film

Özellikle günümüzdeki gizli despot yönetimin daha da ortaya çıkmış bir halini ele alan senaryo, insanların ayaklanışı ile aslında devrimi ve halkın gücünü anlatmakta. Devrimin ne olduğu ve nasıl yapılması gerektiği hakkında güzel ip uçları vermekte, ancak ne için yapıldığını belirtmemekte.

Elveda Lenin

http://www.filmturkiye.com/wp-content/uploads/images/goodbye-lenin.jpg

Orijinal ismi “Good bye Lenin!” olan Alman yapımı film. Wolfgang Becker tarafından 2003 yılında çekilmiş olan film sosyalizme inanmış bir anne (Kathrin Sass) ile oğlu (Alex) arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır.

1989 yılının Doğu Almanyası’nda yaşayan Alex’i, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile daha karmaşık ve zor bir dönem beklemektedir. Sosyalist Doğu Almanya’sının önde gelen aktivist vatandaşlarından biri olan
annesi, geçirdiği kalp krizi sonucu girdiği komadan uyanmıştır. Komada
kaldığı sekiz aylık zaman zarfı içinde, kalbi oldukça zayıf düşen
annesinin, yaşayabileceği en ufak bir şok, onu ölümle burun buruna
getirecektir.

Alex, bu durum karşısında, Duvar’ın yıkıldığını ve annesinin bir zamanlar kendisini bütünüyle adadığı sosyalist ülkesinde, kapitalizmin kazanmış olduğu zaferi, annesinden gizlemeye karar verir. Alex, annesini hiçbir şeyin değişmediğine inandırmak için, en yakın arkadaşını, kız kardeşini, sevgilisini, apartman sakinlerini de bu oyunun parçası haline getirerek, Lenin’in herşeye rağmen gerçekten de bir zafer kazandığına dair bir gerçeklik oluşturur. Alex’in bu beyaz yalanları, annesinin sağlığına kavuşup televizyon izlemek ve yatağından kalkıp dışarı çıkmak gibi istekleri ile hepten çığrından çıkar.

Neden bu film?
Doğu Almanya’nın yıkılması ile sosyalizme inanan insanların hayallerinin
yıkılışına dikkat çeken film, dünyadaki politik sistemleri de eleştirmektedir. Sosyalizmin ne için bu kadar popüler olduğunu anlatabilecek, güncel sayılabilecek filmlerden biridir.

Piyanist

http://img264.imageshack.us/img264/526/pianistver11qx7.jpg

Piyanist, drama türünde, 2002 yılında çekilmiş, yönetmenliğini Roman Polanski’nin yaptığı, senaryosunu Rnald Harwood’ın, Wladyslaw Szpilman’ın hayatını anlattığı kitabın üzerine kurduğu Fransa-Almanya-Polonya ortak yapımı filmdir.
Wladyslaw Szpilman, Polonyalı başarılı bir piyanisttir. II.
Dünya Savaşı’nda Almanların Polonya’yı işgal etmesiyle hayatı kâbusa
döner. Musevi olduğu halde şans eseri toplama kamplarına gitmekten
kurtulur ve Varşova’nın varoşlarında yaşamaya başlar. Daha sonra Wilm
Hosenfeld isimli bir Alman subayının yardımıyla hayatta kalmayı başarır.
Wladyslaw Szpilman Varşova’da yaşamıştır ve 88 yaşında burada ölmüştür. Alman subay Wilm Hosenfeld ise 1952 yılında Rus kampında ölmüştür.

Neden bu film?
Almanya’da Yahudilere yapılan baskıların, 2. Dünya Savaşı ile birlikte başka ülkelere nasıl sıçradığının, o başka ülkelerden biri olan Polonya’da
insanların nasıl bu baskılara karşı mücadele ettiğinin, baskının hiçbir
zaman cevapsız kalmayacağının en güzel cevabı olan filmdir. Yine her
türlü kısıtlamaya ve beyin yıkamaya rağmen, insanlığın her zaman ayakta
kaldığı da, filmin sonunda konu edilmiştir. Almanya’nın ne yaptığını
anlayabilmek için, izlenmesi gereken filmlerden biri.

Mavi Gözlü Dev

http://www.emo.org.tr/resimler/bizden/orj/15800_14_27_44.jpg

Türkçe’nin sevdalısı, Türkiye’nin büyük şairi Nâzım Hikmet’in hayatını konu alan ilk sinema filmi… Yönetmenliği Biket İlhan’a, senaryosu Metin Belgin’e ait olan Mavi Gözlü
Dev’de, Yetkin Dikinciler filmde Nâzım Hikmet’i, Dolunay Soysert ise eşi
Piraye’yi canlandırdı. Özge Özberk ve Uğur Polat gibi pek çok usta
oyuncu da filmde rol aldılar. Dünya tarihinde Nâzım Hikmet’in hayatını konu alan ilk sinema filmi olma özelliğini taşıyan Mavi Gözlü Dev, büyük sanatçının hapishanede geçirdiği acı ve özlem dolu günlere uzanıyor.

Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’ndeki dönemi için usta Sanat Yönetmeni Mustafa Ziya Ülkenciler, Beykoz’da bir plato kurdu ve cezaevini canlandırdı. Nâzım Hikmet’in odası, 1944 yılında çizdiği yağlıboya tablodan esinlenerek oluşturuldu. Komunizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen bir ünle efsane haline gelir. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak
genişleyen bir arkadaş grubu oluşur.

Fakat Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey karısı Piraye’dir. Uzun
zamandır haber alamadığı karısını çok merak etmektedir. Savaş yıllarının
sefaleti iyice kendisini hissettirirken Nazım için yıkım olacak haber de
gelmekte gecikmez. Hakkında verilen 28 yıl hapis cezası onaylanmıştır.

Neden bu film?
Türkiye’de yaşanan aydın kıyımının ilk kurbanlarından olan Nazım Hikmet, ülkemizde komünist yapıyı en iyi anlayan ve anlatabilen, ülkede yaşanan
anti-komünist baskıyı en çok hisseden kişi olduğu için, filmde hayatı
ile de 1940’ların Türkiye’si hakkında çok geniş bilgiler vermekte.
1940’larda nasıl sağ ve sol çatışmalarının yapıldığı, 2. Dünya
Savaş’ında ülkenin durumu ve kısa da olsa TKP’nin 1930’lardaki
etkinliği, bize oldukça ışık tutan bilgiler vermekte.

Babam ve Oğlum
http://2.bp.blogspot.com/_qaO3iqP4jMc/SUlzA2N_XWI/AAAAAAAAAZI/hvlrhmjD2L0/s320/babamveoglum9ep.jpg

1980 darbesinde annesini kaybeden küçük Deniz, yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege’deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkar. Hüseyin Efendi, okumaya diye gönderdiği oğlunun politik olaylara karıştığını öğrenince onu evlatlıktan silmiş; Deniz de bu yüzden o güne dek dedesini hiç görememiştir. Sadık’ın her şeye rağmen baba evine geri dönüşünün nedeni ise oğlundan ayrılmak zorunda oluşudur; küçük oğlunu babasına emanet edecektir.Deniz, dedesinin çiftliğinde kendisini hafif tatlı kaçık bir ailenin ortasında bulur. Evin yanaşmaları, küs teyze, traktör kullanan ve telsizle konuşan babaanne, bileğinden boğazına kadar bilezikle
dolaşan gelin Hanife ve saf bir amca… Hepsi de bağıra çağıra ve hep
bir ağızdan konuşan bir kalabalık…

Küçük Deniz sayesinde dedeyle baba arasındaki buzlar erirken, Sadık da
geçmişi ve kendisiyle bir hesaplaşma sürecine girecektir… Deniz bir yandan alışık olmadığı kasaba hayatına uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan da büyüklerin arasında olup bitenleri deşifre
etmeye çalışır. Bu sevimli ufaklık ailenin yıllardır içine gömdüğü
acılarla yüzleşmesine sebep olacak, baba ve oğul arasındaki buzları
yavaş yavaş eritecektir.
Neden bu film?
Ülkemizde 1980’lerde yaşanan acılarıdan sadece küçük bir kesiti en iyi
anlatabilecek bir başyapıt. 1980’lerde neler yaşandığını anlamak ve 1980
sonrası yapılan baskılara kısmen değinen bir film. Ülkede devrim
sürecinde yaşanan çelişkileri ve çatışmaları da açık bir şekilde teşhir
ediyor (özel mülkiyete sahip olan bir baba, özel mülkiyete karşı çıkan
bir oğul).

Pardon
http://www.sadibey.com/dosyalar/Ozel_Etkinlikler/Gumuldur_Senligi/Pardon.jpg

Yıllar
sonra Askere giden İbrahim (Ferhan Şensoy), dağıtım için İstanbul’a
gelmiştir ve geceyi arkadaşı Muzaffer’de (Rasim Öztekin) geçirecektir.
Fakat otobüs garajında bir anlık boş bulunmayla polisten kaçmaya
başlayan İbrahim, Muzaffer’in evinde yakalanır ve birlikte göz altına
alınırlar. Sorgulamayla başlayan kördüğüm Taksim’de dönercilik yapan
arkadaşları Aydın’ın da (Ali Çatalbaş) gözaltına alınmasına ve birlikte
yıllarca hapis yatmalarına neden olacaktır. Hapishanede Sol görüşlü
siyasi suçlularla kalan ve bu suçla hapisanede tutulan bu üç arkadaş
yıllar sonra hapisaneden çıkmışlardır. 6 yıl 3 ay sonunda gerçeği
anlayan ve suçsuz olduklarını anlayan devlet sadece ‘PARDON’ demekle
yetinmiştir.
Neden bu film?
Ülkemizin çarpık adalet anlayışını gösteren bir yapıttır. Gerçek olan
yanları oldukça mevcuttur.

Eve Dönüş

http://www.sineport.com/poster/2006/evedonus.jpg

Mustafa ve Esma 5 yıllık evlidirler. Görkem adında bir de kızları vardır. Tek sorunları kendilerini evden çıkarmak isteyen ev sahipleri ve eve
aldıkları renkli televizyonun taksitidir. Televizyonları, çocukları ve
kendileriyle mutludurlar. Ama bir sabah kalktıklarında, onları
sabahleyin radyoda Hasan Mutlucan, sokakta askerler karşılar. Darbe
olmuştur. Ve bir gece Mustafa tutuklanır.Mustafa’nın Örnektepe Halk
Komitesi Başkanı Şehmuz kod adlı siyasi bir suçlu olduğu sanılmaktadır.
Mustafa artık içinden çıkamayacağı bir karabasanlar dünyasındadır.
Mantığın, aklın ve her şeyin iflas ettiği bir dünya. Üstelik en yakın
çevresi bile Mustafa’nın Şehmuz olduğunu sakladığına inanmaktadır. 22
gün sonra salındığında Mustafa da artık kim olduğunu bilmiyordur.
Mustafa mı, Şehmuz mu? Artık işsiz, yalnız ve yitiktir. Bir eylülzededir
o. Üstelik içeride tanıştığı Hocaya verdiği bir söz, yerine getirmek
zorunda olduğu bir görevi vardır. Bu görevi yerine getirmeye
çalıştığında yine karşısına duvarlar örülecektir.

Neden bu film?
12 Eylül’ü çok çıplak bir şekilde gözler önüne süren, faşizmin vardığı
boyutları insanlara gösteren bir film. Her devrimcinin izlemesi gerekir.
Çünkü özgürlüğün bedelinin ne olduğu, belki de ne kadar çok korkak
olduğumuzu, bu filmde görebiliriz.

Duvar

http://www.radiozaza.de/Sinatkare%20Ma-Dateien/Sinatkari/duvar.jpg

Yılmaz Güney, 1980 faşist darbesinin tüm baskılarıyla yaşandığı Türkiye’deki bir cezaevinde yaşananları konu ettiği ‘Duvar’ adlı filmini Fransa’da çekti. Pek çok duvarı aşmak zorunda kaldığı yaşamındaki son yönetmen Yılmaz Güney, 1980 faşist darbesinin tüm baskılarıyla yaşandığı Türkiye’deki bir cezaevinde yaşananları konu ettiği ‘Duvar’ adlı filmini Fransa’da çekti. Pek çok duvarı aşmak zorunda kaldığı yaşamındaki son yönetmenlik denemesini olan ‘Duvar’da, Türkiye’deki cezaevlerinde yaşanan baskı ve zulmü, özgürlüğün sınırlanmasını, insanlık onurunu ve haklarını hiçe sayan uygulamalar noktasında ele alarak, gerçekliğin ürkütücü tarafını bütün çıplaklığıyla ortaya serdi.
Demir parmaklıklar ardından cellatlarına isyan eden çocukların
haykırışı, bir anlamda masumiyetin ve sevginin, değerlerini yitiren
dünyaya karşı haykırışını temsil ediyordu. Yılmaz Güney ise “Duvar”ı tek
cümle ile şöyle özetliyordu: “Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların
yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların
karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı…”

Neden bu film?

Türkiye’de yaşanan problemlerin kaynağını görmek için kesinlikle
izlenmesi gereken bir başyapıt. Her türlü teknik imkansızlığa, her türlü
engele rağmen, sanatı her karesinde takip edebileceğimiz bir film ortaya
çıkmış. Günümüzde bile bu kadar cesur bir yapıta imza atılabileceğini
sanmak çok zor. Ayrıca belli bölümlerde 12 Eylül tutuklusu solcuların
yaşamlarından kareler de aktarılmakta.

Zincirbozan

http://www.sinemag.com/images/jmovies/img_pictures/afis.jpg

Yakın tarihimize ışık tutan sinema filmlerinin üretilmeye başlanması olumlu bir gelişme. Ömer Uğur’un Eve Dönüş’ünün ardından, Atıl İnaç yönetimindeki Zincirbozan da, 12 Eylül dönemini ele alıyor. Bu kez dönemin başlıca siyasi isimleri, ordu yetkilileri, istihbaratçılar ve perde arkasında Türkiye’nin sosyal ve politik ortamını manipüle eden güçler filmin başrolündeler. Süleyman ve Nazmiye Demirel, Bülent ve Rahşan Ecevit, Kenan Evren ve Turgut Özal gibi siyaset tarihimizin kilit isimleri, perdede onları canlandıran aktörler aracılığıyla bu filme konu oluyor. Fakat daha ilk sahneden kulak tırmalayıcı ses bandıyla filmden uzaklaşmadıysanız bile, ortada aslında bir film öyküsü olmadığını fark ettikçe kesin uzaklaşacaksınız. Senarist Avni Özgürel ve yönetmen Atıl İnaç’ın burada yaptığı, kronolojik bilgi verir gibi, 12 Eylül döneminde
göz önünden uzakta yaşananların çetelesini sunmaktan ibaret kalıyor. Kaldı ki, bir yabancının ya da 1980 sonrası doğup o döneme dair
yeterince bilgi edinmemiş bir gencin (sayıları çok fazla), bu filmde
anlatılanlardan ne anlayacağını da merak ediyorum. Filmde radikal sol ve
milliyetçi aşırı sağ örgütlerin mücadelelerini de izliyoruz örneğin.
Fakat kimin neyi savunduğu, ne uğruna savaştığı, bu filmde yer alan
bilgiler değil. Bilen kişi bu boşlukları kendi doldururken, bilmeyen
perdede gördüklerini yerine oturtamayabilir. Zincirbozan, “Bu film, 12 Eylül döneminde idealleri uğruna hayatlarını
kaybeden gençlere adanmıştır” benzeri bir notla bitiyor. Fakat bunlar
hangi idealler, film bize açıklamıyor. Filmde izlediğimiz gençler,
çeşitli kişiler tarafından kullanılarak suikastler düzenleyen, adam
öldüren, yeri geldiğinde birbirlerini bıçaklayan insanlardan ibaret.
Perdedeki temsilleri sadece bu. Muhakkak ki, uğruna mücadele ettikleri
bazı fikirleri var ama film bize bunları aktarmıyor. Zaten bildiğimizi
varsayıyor. Bu sayede yaptığı şey, sadece seyirci potansiyelini kendi
elleriyle sınırlamak değil; o seyirci üzerinde de gerçek bir etki
yaratma şansını yok etmek. Nihayetinde, olabildiğince abartılı kullanılan müzikleri, tarihsel veri sunmaktan öte bir sinema öyküsü anlatmayı beceremeyen yapısı ve biçimiyle, televizyon filminden hallice bir yapım olarak kalıyor Zincirbozan. 12 Eylül dönemini anlatması ve o dönemin -öncesi ve sonrasıyla- nasıl dış mihraplar tarafından manipüle edildiğini yüksek sesle bir sinema filminde söylüyor oluşu sebebiyle, belli bir ilgi ve
övgüyle karşılaşması olası. Ama burada öncelikli kriterimiz sinema
olduğundan, Zincirbozan bizim gözümüzde sınıfta kalan bir yapım oldu
malesef.

Bowling For Columbine

http://threebooksandamovie.files.wordpress.com/2007/11/bowlingforcolumbine.jpg

Ödüllü sinemacı Michael Moore’un bir öz eleştirisi, 11 Eylülü ve sonrasına ışık tutan, olağanüstü cesur bir çalışma… ABD’nin başlıca toplumsal hiciv
ve belgesel ustalarından biri olan Moore, bu düzen karşıtı yapımıyla,
vatanseverliğin ön planda olduğu bu günlerde, Amerikan halkının sormaya cesaret edemediği bir soruyu gündeme getiriyor: “Acaba biz silah delisi bir toplum muyuz; yoksa sadece deli miyiz?” moore, kendine has çekiciliği ve keskin bir zekanın ürünü olan üslubuyla, Amerika’nın
kalbine doğru zorlu biryolculuğa koyuluyor. Bu yolculuğun amacı,
ülkedeki mutluluk arayışının muazzam boyutlara varmış bir şiddetle neden böylesine iç içe olduğun keşfetmek. Moore’un cüretkar ve sinema
formatındaki bu belgeseli 46 yıl sonra ilk kez Cannes Film Festivali’nde
yarışmaya layık görülen bir belgesel olması açısından da dikkat çekici.
Mizah ile trajediyi özenle harmanlayan bu film, daha önce hiç görülmemiş
ve hayret verici sahneleriyle izleyiciyi ciddi biçimde sarsacak
özellikler taşıyor.
Neden bu film?
Sürekli gidip görülmek istenen, süper güç olarak anılan, aslında bir “korkaklar topluluğu olan” ABD’nin ne olduğunu gösteren, ödüllü bir film.
İzleyenlerin Amerika hakkında kafalarında kesin olarak soru işaretleri
kalkacak, hatta ülkemizde yaşananlar ile benzerlikler kurulabilecektir.